
Sürgündeki insan gün gelir yalnızca ülkesini değil, bir gün ülkesine dönebilme ihtimalini de kaybeder. Çünkü ülke dediğimiz şey her zaman haritada sınırları çizilmiş bir toprak parçası değil, çoğu zaman içine sığındığımız bir bekleyiştir. O bekleyiş elimizden alındığında geriye yalnızca terk ettiğimiz ülkeler ve şehirler değil artık bir türlü ona dönemediğimiz ve içinde hiçbir şekilde nefes alamadığımız bir çocukluk özlemi kalır. Çünkü insanın ilk ülkesi çocukluğudur…
“Ülkesi yıkılanın evi olmaz.” derler. Bizim evimizi bombalar yıkmadı. Ama orada yaşayabilme ihtimalimizi ortadan kaldıranlar, o ülkeyi gerçekten başımıza yıktılar, sevgili Murat.
İnanmıyorsan pasaport kuyruklarını anımsa; dilini bilmediğin sokakları, seni hastaneye götürmeyen, hatta yüzüne bile bakmayan o faşist polisleri anımsa. Ülkesi viran edilmiş bir insanın önce dili tutuklaşır, sonra çocukluğu uzaklaşır ve en sonunda ülkeye değil dönmeyi beklediği bir ülkeye ait olduğunu hisseder. Bizimkiler boşuna welatê xerîbiyê dememişler. Xerîbî hem özlemdir hem yabancılıktır, hem garipliktir hem de garibanlıktır Kürdün lügatında…
Bir ülkenin ne zaman yıkıldığı sorusunun cevabını ben hayatım boyunca yanlış yerlerde aradım. Bavulumuzu elimize alıp Hakkari’den ilk çıktığımız gün bizim ülkemiz her yerinden kırılıp dökülmeye başlamıştı. Senin binbir zahmetle girdiğin Anadolu Lisesi’ni sevdiğin kız yüzünden bırakıp düz liseye geçtiğin, o aşktan da umudunu kesip Şişli Lisesi’nin önünde kitap satmaya başladığın ve oradan Japonya’ya kadar uzanan yolculuğun kişisel bir göç hikayesi değildi. Kürdistan’ın yıkımıyla direnişinin kesiştiği yerde sana ve milyonlarca Kürde çizilmiş bir rotaydı. Yüzün de sözün de hep geriye, dönmek istediğin yere dönüktü. Hiçbir zaman sana ait olmayan bir ülkenin özlemini çekerken Japonya’nın ortasında küçük bir ada düşü kurdun; adına da Avetiras dedin.
Seni yalnızca Japonya’da bir gözaltı merkezinde ölen bir Kürt olarak hatırlamak, bütün yaşamını tek bir fotoğraf karesine sığdırmak kadar zalimce. İnsan bazen öldüğü yerle değil, oraya kadar neden gitmek zorunda kaldığıyla anlaşılır. Kürdün göç hikâyesi belki de tek cümlede özetlenebilir: Eve dönebilmek için evden uzaklaşmak zorunda kalmak. O yolculuğa çıkanların çoğu ya geri dönemedi; ya da dönenler hiçbir zaman aynı eve dönmedi.
Bir gün, “Kurdistan bir hikâyeler repertuarıdır; o hikâyeleri bu halkın çocukları anlatmalı.” demiştin. Bununla yalnızca hikâye anlatıcılığını kastetmiyordun; bir var olma biçiminden söz ediyordun. Son filmindeki “Yaw Kurdî biaxivin!” haykırışı da bunun en sahici ifadesiydi.
Sana “sürgünde öldü” demeleri kanıma dokunuyor. Çünkü sen sürgünü hiçbir zaman edilgen bir kader olarak yaşamadın. Dünyanın neresinde olsan, bulunduğun yeri hakikatini görünür kılmanın imkânına çevirdin. Japonya sokaklarında gönüllü çöp toplamanın başka nasıl bir açıklaması olabilir? Sen, gittiği her yere ülkesiyle birlikte giden insanlardandın.
.
Bir fabrikanın gece vardiyasında çalışırken de bir senaryonun başında sabahlarken de aynı yükü taşıyordun. Bar yüktür biliyorsun; barkirin hem yüklenmek hem de göç etmektir. Biz hepsine razıydık. Ama bu kadar erken göç etmen zorumuza gidiyor işte…
Sen ailenin içindeki en sevimli proleterdin. Mizahını hiçbir zaman bir görev duygusuna dönüştürmedin. “Abê, ka guhê xwe bide min…” diye başlayan cümlenin ardından mutlaka güleceğimizi bildik. O yüzden senin ölümünü değil kahkahanı hatırlayacağız. Çünkü o kahkaha içinde taşıdığın bütün yorgunluğun, hasretin ve belirsizliğin panzehriydi. Gülerken kısılan gözlerini unutmayacağız.
Senin ülkenin adı hiçbir zaman pasaportunda yazmadı. Buna rağmen, dağlıların düz yolda bile yaylanarak yürüdüğü o kendine özgü adımlarınla, gururla giydiğin berguz ve şal û şapikinle, adı resmî kayıtlarda geçmeyen ülkeni bedeninde taşıdın durdun.
Hatırlıyor musun? Bir gün Avetiras’ta dut ağacını gösterip, “Abê, şuraya küçük bir prefabrik ev kuracağım. Sen de şu dut ağacının altında kitabını yazacaksın.” demiştin. O ağaç hâlâ orada. Bu yaz yine meyve vermiştir belki. Sana verdiğim sözü unutmadım. Ömrüm yeterse, bir gün gerçekten o ağacın gölgesinde oturup o kitabı yazacağım.
Beyoğlu’nda MKM’nin önünden her geçişimizde, “Yaw abê, hele bi bizimkilere de bakalım.” deyişin hâlâ kulağımda. Bazı cümleler, onları söyleyen insan gittikten sonra insanın içinde sonsuza dek yaşamaya devam eder. Senin bizde bitmeyen hatıran gibi.
Senin hikâyen yarım kalmadı sevgili Murat. Bazı hayatlar ne kadar uzun yaşandığıyla değil, taşıdığı anlamla tanımlanır ve tamamlanır. Senin ömrün yıllarla değil, geçtiğin yollarla ve yönlerle ölçülmeli o yüzden.
“Ülkesi yıkılanın evi olmaz.” dedim ya… Sen bu sözü de eksik bıraktın. Çünkü gittiğin her yerde ülkene ait bir iz bıraktın. Dilinde, yürüyüşünde, dostluklarında, filmlerinde… Bize de insanın yurdunu bazen omuzlarında taşıyabileceğini gösterdin.
Eylüle yetişemedin. Ama yine de dönüyorsun. Çünkü bütün ömrün, çocukluğundan beri, aynı istikamete doğru yürünmüş uzun bir yoldu. Şimdi o yol seni toprağına götürüyor.
Sen kalbimin ve o dut ağacının gölgesinden bir an olsun ayrılma, emi? Seni orada yaşatacağım ben, sözüm olsun.
Ve bir gün ben gerçekten o dut ağacının altına oturup kitabımı yazarsam, bil ki ilk cümlesi sana ait olacak. Çünkü sen haklıydın. Kurdistan gerçekten de bir hikâyeler repertuarıdır. Ve repertuarın en güzel hikâyelerinden birini de bize yaşamınla anlattın. O hikâye bitmedi. Tıpkı son görüntülerinin birinde dediğin gibi: “Bu bir veda değil…”


