• Şopa Hûnerê

    Pul Yırtığı Zamanlar…

    Hatırlıyor musun; ‘Ben bir pul yırtığı hüznüyüm’ diye yazmıştı eski bir savaşçı…’ Düşe kalka tarihin patikalarında kanamaktan kabuk bağlamış dizlerini gördüm o gün rüyamda; oysa kurumuş kan bile beni tutar Biyanî! Şehrin bütün devrimcilerini alıp Zap Suyuna doğru giden Kenan Evren’in cemselerinin arkasından koşabilirim aslında seninle. Peki ya ninen? Senin kaçıncı yalnızlığına çorap örmektedir şimdi, ha kuzum? Rilke’nin “Kime dokunsam bir mesafeyi uyandırıyorum” dizesini fısıldıyor musun hâlâ bütün karşılaşmaların içine içine? Benim soykırımcı kargaya olan hayranlığım bitmiyor, Biyanî; baykuşu ise hiç sevemedim…  “Sen tutkularının Klara Zetkin’i, isyanının Leyla Qasim’ı da değilsin,” demiştin çok cesur cümleler kurduğun zamanların birinde… Sen kendini ve kentini…

  • Şopa Hûnerê

    S(ayıklamalar)… (IV)

    Kendi üzerine sıkıca kapanmış olan ve benim bir hikayem yok diye bağırıp duran o yaşlı ağaç, sessizlik melankolik bir bilgedir demişti bir gün…  Ben kederin coğrafyasında ilerledikçe kendimi yeniden kurdum ama kendimi kendimden eksilterek… Durmadan yinelenen o uğultunun içinde tekrar ettiğim hiçbir şeyin yankısını duymadım, yıllardır bilmeden katlandığım o titreşimleri saymazsak…  Bir tek sessizlikte yürüyebildim izlerin içinde ve izler de benim içimde. O yürüyüşlerin hiçbirinde ilerlemedim, izler beni taşımadı ama çoğalttı ve çoğaldıkça daha çok silindim. Üzerinden atladığım, görmezden geldiğim, yok saydığım ne varsa birer yarık gibi sabitlendi kalbimin tam ortasına. Sonra o yaşlı ağaç ‘kaçış yoktur, ertelenmiş temaslar vardır’ diye kulağıma…

  • Şopa Hûnerê

    İNEĞİN KIRILAN BOYNUZU

    O kırık dökük kamyon köye bakan son viraja geldiğinde durdu ve on yaşlarında bir çocuk kamyonun kasasında rastgele istiflenmiş yatak yığının içinden fırlayarak köye doğru koştu! Boğazını yırtarcasına bağırıyordu: ‘İneğimiz kamyonun kasasından düştü ve boynuzları kırıldı! Köylüler toplanıp ineğin bulunduğu bölgeye gittiklerinde çocuklar ve anneleri ineğin başına toplanmış, boynuzun kırılan yerinden akan kana bakıp ağlıyorlardı. Tek geçim kaynakları olan inek can çekişiyordu. Bu insanlar topraklarından sökülüp atılmanın kederinden ağlamıyordu. Bir daha asla eskisi gibi olmayacağından emin oldukları ve bilemedikleri bir yaşama doğru giderken içlerini saran belirsizlik ve korku da değildi onları ağlatan. İneği hemen orada kestiler. İneğin boynuna inen bıçağın neyi kestiğini bir…

  • Şopa Hûnerê

    ADA’DAN TAKIMADALARA… BİR AŞK VE DİRENİŞ ÖYKÜSÜ: DERWÊŞ Û EDÛLÊ

    ‘Delalê malê bi tena serê xwe li hember hezar û heftsed siwarê Gêsan û Tirkan, ketiye nav şer û cenga giran e…’ Direnen halkların belleğinde her mitik kahramanlık öyküsü, bugün çöle dönüşmüş hakikatin ve donmuş bilincin içinde ucu geçmişe, bugüne ve yarına uzanabilen bir ada işlevi görür. Bu ada/lar, arşiv fetişistlerine, nostaljik bir saplantıyla sürekli ‘şimdi’yi ıskalayıp geçmişe asılı kalanların sinizmine bol miktarda malzeme taşırken direnen özneye bir kuruculuk rolü biçer. Kahramanlığı ve aşkı eski çağlara özgü iki otantik imge olarak kurgulayan batılı dogmacılığa karşı direnenin belleğinde o adanın içinde yaşanan hikâye taptazedir; bugüne doğru bükülerek gelmiş ve kendini şimdiye ait…

  • Şopa Hûnerê

    FOTOĞRAFTA OLMAYAN UTANGAÇ KARDEŞ

    22 Ocak 2024 Bir ülkede doğan çocuklara verilen isim ile isim konulan dönemin politik ve kültürel iklimi arasında dolayımsız bir bağ vardır. İsimlendirmek sömürgeci için yeniden düzenleme yoluyla iktidarını pekiştirme pratiğine dönüşürken sömürge birey için ‘özün ve hakikatin’ beyanatına dönüşür. Kürdistan’ın kuzeyinde 1938 ile başlayan ‘uzun suskunluk’ ve ‘sömürgeciliğin yeni tahkim dönemi’ olarak anılan tarih aralığında devletin okuluyla, karakoluyla ve sağlık ocağıyla sızabildiği yerlerde yeni doğan binlerce çocuğa çoğunlukla ya köyün en sevilen öğretmeninin ya da hemşiresinin ismi konuldu. Anti kolonyal bilincin yerine suskunluğun ve dipten dibe beyaza olan hayranlığın kültürel bir tutuma dönüştüğü o yıllarda Gever ile Şemzînan arasında…

  • Şopa Hûnerê

    SÊ STRANÊN Lİ RÊZEÇİYAYÊN ZAGROS Û AND’Ê HATÎ VEŞARTİN 

    ‘Ev bêdûmahîtiyek e… Ji bo eşqa jiyînê zindîbûna xwe winda neke, mirov heqîqetê di nav xewn û xeyalan de vedişêre û ji bo domandina vê jiyanê li riyên cur bi cur digere… Mirovek xwe bi bextewariya zanistiya Sokratî ve girê dide; da ku birînên xwe yên bêsînor ên hebûnî bi vê riya berhewa qenc bike. Mirovê(n)  din jî xwe bi perdeyên efsûnî yên bedewiya hunerê ya li ber çavên wî dizivire, radipêçe…                                                             …

  • Şopa Hûnerê

    MEKAB-İ EŞKİYALAR

    Not: Bu yazı, tarihin ilerleyen köhne treninde hayatı yeniden örgütlemek için üniversite kantinlerinden kalkıp imdat frenini Nurhak ve Gabar’da çeken 90 yıllık bir yükü 90’larda omuzlayan 90 kuşağının çok kısa bir öyküsüdür… MEKAB-İ EŞKİYALAR ‘Blanchot bir defasında insan türüyle ilgili şöyle bir şey yazmıştı: İnsan sonsuzca mahvedilebilen bir mahvolmazlıktır. Bana göre bu, şu anlama gelir: İnsan mahvedildikten sonra yine de geriye bir şeyler mutlaka kalır, yani insanın sonsuz mahvedilişinden geriye artan ve direnmeye devam eden bir şeyler muhakkak kalır: Tanık işte bu kalıntıdır.’  [Agamben] 90 kuşağının bir tarifi yapılıp tarihi yazılacaksa bunu yaklaşık on yıl önce ülkeye daha güçlü dönmek için…

  • Şopa Hûnerê

    DEMSALEK Û WELETEKÎ WİNDA

    Keçikek Kiçî ji Çiyayên Botan berjêr dibe deşta Hezexê dest bi payîzokekê dilsoj dike û Nurî Dêrsimî li sînorê Efrînê lê vedigerîne bi wê benda miraza dîtina hestiyên bav û kalê xwe: ‘Konê pêçiyayî daye ser milê min e…’  Çar, di hişê me Kurdan de hejmareke bêyom e û xezebeke giran e… Sînorkêşên xwezayê roja demên salê ji hev qetandin çar demsal rêz kirin, sînorkêşên desthilatdar jî dema welatê me ji hev qetandin çar welatên wêran rêz kirin li ser nexşeyeke lewitî. Demsalek û welatek me winda ye; Demsala Azadî û Welatê Azad… Ew xezeb û bêyomiya çarê carna bû…

  • Şopa Hûnerê

    BEYTEK Jİ MEYTÊ DİYA MİN RE*

    28 Ocak 2016 Bazı ölümler tekil değildir; kendisiyle birlikte çok şeyi öldüren ölümler de vardır; ‘Bir insanı öldürmek bütün insanlığı öldürmektir’ den çok daha öte çok daha amansız ölümler gibi! Bir kadın öldürüldü; adı Taybet yani Kurdî dilinde “Özel” Onca acıya ve yoksulluğa rağmen elli yedi yıl boyunca omuzları düşmemiş bir direngenliğin ve Botanî bir vakurluğun son durağında devletliler tarafından sonlandırılmış bir yaşam ve cenazesini yedi gün sokakta beklettikleri bir ana! Devletlerin yüzlerce yıldır öldürüp cesedini Ortadoğu’nun tam ortasına sermek için tarihin en büyük vahşet hatıralarını Kürdün hafızasına kanla ve ateşle yazdıkları Kürdistan’ın tam ortasında…  Bir erkek ideolojisi olan savaşta…

  • Şopa Hûnerê

    ZAGROS VE AND SİLSİLESİNDE ŞARKILARA GÖMÜLENLER

    “…Bu bir sonrasızlıktır; insan yaşama isteğini ayakta tutabilmek için gerçekliğin üstünü bir düş ile örter ve bu yaşamı sürdürmek için boyuna çareler arar. Biri, bilginin Sokratik mutluluğuna ve bu yolla varlığın sonsuz yaralarını iyileştirme gibi olmayacak bir şeylerle yaşama bağlanır; öbürü gözünün önünde dolanıp duran sanatın güzelliğinin büyüleyici tülleriyle kendini çevreler…”[Nietzsche, Tragedyanın Doğuşu] Victor Jara: Gitar, Kesik Kollar ve And Dağları (devrimin sesini susturmak)Erdewan Zaxoyî: Ud, Pasaport ve Çiyayên Metîna (devrimin sesini kaybettirmek)Hozan Serhad: Bağlama, Bornova Durağı ve Çiyareşk (devrimin sesini çalmak) “Dijminên me ji lûliyên tifingên me bêhtir ji stranên me ditirsiyan…”[1] [Hişyar Hesen] Victor Jara’nın önce parmakları, sonra elleri…