Siyaset-Kültür Yarılması ve Kurucu Öznenin Geri Çekilişi

Temsil, Arzu ve Çölleşme
Her kültür dünyası, onu kuran duygulanımların, karşılaşmaların ve varoluş kudretinin yoğunluğu içinde var olur¹. Bu noktada kültürün yalnızca bir ifade alanı değil, aynı zamanda bir oluş hattı olduğu hatırlanmalıdır. Kudretin derecesine göre genişleyen ya da daralan kültür dünyası uzun bir süredir Kürt Özgürlük Hareketi’nin kurucu dinamiğinin gerisine düşmüş ve bu asimetri zamanla iki yönlü bir zayıflama ve gerilemeyi derinleştirmiştir. Bu yalnızca bir geri çekilme değil, aynı zamanda anlamın, üretimin ve temasın dolaşımını daraltan belirgin bir alan kaybına dönüşmüştür.
Bu süreçte devletin baskı ve asimilasyon düzeneğinin etkisi elbette inkâr edilemez. Ne var ki belirleyici olan, çoğu zaman kültürle içeriden kurduğumuz ilişkidir. Kültürü yaşayan bir oluş düzlemi olarak değil de korunacak bir temsil ya da tekrar edilecek bir miras olarak kavradığımız ölçüde, devletin kodlama, kapma, köksüzleştirme ve silikleştirme hamleleri daha derin bir etki alanı kazanır. Bu yüzden mesele yalnızca bir daralma değil, bir varoluş tarzının içten içe zayıflamasıdır. Bu zayıflama, dışsal baskı ile içsel kavrayış biçimlerinin kesişiminde ortaya çıkar. Zira kültür dünyası, dışsal bir alan olmaktan ziyade; dilin, hafızanın ve duygulanımın birlikte ördüğü canlı bir ritimdir. Bu ritim zayıfladığında karşılaşmalar seyrekleşir, yoğunluk çözülür, dünya kendi canlılığını geri çeker².
Kürt Özgürlük Hareketi küresel ölçekte temsilin siyaset ve kültür dünyasını boğduğu bir tarihsel eşikte bir dünya kurma pratiği olarak ortaya çıktı. Bu, yalnızca bir direniş değil; zamanı yeniden bölen, mekânı yeniden adlandıran ve sözü yeniden kuran kurucu bir müdahaledir. Bu kurucu müdahalenin teorik arka planı, yalnızca politik değil aynı zamanda ontolojiktir. Sokakta, dağda, kantinlerde, zindanda ama en çok da insanın iç kıvrımlarında kurulan bu dünya, bir siyaset biçiminden çok daha fazlasını ifade eder. Bu mücadele, duygulanımın, hafızanın ve anlamın birlikte örüldüğü yeni karşılaşmalarla, yeni duyumsama biçimleriyle, yeni oluş hatları üreten bir yaşam formu olarak kendini inşa etti. Çünkü her hakiki mücadele, yalnızca dışsal bir iktidara karşı değil, aynı zamanda varoluşun nasıl kurulacağına dair bir tasarımdır. Ne var ki uzun zamandır bu kurucu üretim, siyasal düzlemde genişlerken kültürel düzlemde aynı yoğunlukta çoğalamamakta; yön ile his, söylem ile anlatı, örgütlenme ile estetik arasında belirgin bir mesafe açılmaktadır.
Bu yalnızca tarihsel koşullarla açıklanabilecek bir gecikme değil; kültürün sistematik biçimde tali bir alana itilmesinin sonucudur. Mücadele büyümüş, fakat onu taşıyacak estetik ve anlatısal zemin aynı ölçüde kurulmamıştır. Başka bir deyişle siyaset çoğalmış ama onun dünyası inşa edilmemiştir. Zira siyasal genişleme, kendi kendini taşıyan bir kültürel form üretmediğinde, ortaya çıkan şey bir yoğunluk artışı değil, yönsüz bir çoğalma halidir. Dolayısıyla sorun, yalnızca eksik bir kültürel üretim değil; üretimin kendisini mümkün kılan zeminin fazlasıyla parçalanmış olmasıdır.
Bugün kültür, siyaset gibi giderek daha fazla temsil alanına çekilmektedir. Temsil arttıkça yaşanan şey bir gerçeklik olmaktan çıkar, gösterilen bir imgeye dönüşür ve hayat geri çekilir. Çünkü temsil ontolojik bir eksiltmedir: ya özü eksiltir ya da fazlasıyla şişirerek görünmez kılar. Böylece canlı olan donar, hareket görüntüye indirgenir, hakikat yüzeye sürülür. Oluşun yerini temsil aldığında ise kültür de tıpkı siyaset gibi temsilin gölgesinde kaybolur; bu gölgelenme içinde özne geri çekilir³ ve geriye eylemin iradesi değil imgelerin kuşatması kalır.
Temsil krizinin kültürel düzlemde ortaya çıkardığı üç büyük handikap kendini birçok kültürel üretimde göstermektedir: oto-oryantalizm, arşiv fetişizmi ve nostaljik özlem. Bu üçlü yapı, yalnızca ayrı eğilimler değil, aynı temsil rejiminin farklı tezahürleridir. Oto-oryantalizm, öznenin kendini başkasının bakış rejimi içinde kurmasıdır; kendi kültürünü içeriden yaşanan bir varoluş olarak değil, dışarıya sunulan bir nesne olarak yeniden üretmesidir. Bu, görünürde bir sahiplenme gibi dursa da aslında içsel bir çözülmedir. Çünkü bakış başkasına ait olduğunda söz de giderek kendine ait olma niteliğini yitirir.
Arşiv fetişizmi ise kültürü yaşayan bir süreç olmaktan çıkarıp saklanması, korunması ve sergilenmesi gereken bir kalıntıya indirger. Kültür burada üretilen değil biriktirilen, dolaşıma giren değil muhafaza edilen bir nesneye dönüşür. Bu, müzeciliğin incelmiş bir formu olarak düşünülebilir; zira müze kültürü korurken aynı zamanda onu yerinden eder, yaşayanı akışından koparır ve karşılaşmaların içinden çekerek sınıflandırılmış bir sessizliğe yerleştirir.
Nostaljik özlem, yabancılaşmanın zamansal biçimidir. Geçmişi bugünü kuşatan bir referans alanına dönüştürür, onu donmuş ve dokunulmaz bir imgeye sabitler. Ancak bu hatırlama üretken değildir; zamanı askıya alır, akışı yavaşlatır ve oluşu dondurur. Çünkü geçmiş, yeniden kurulmadığında kendini yineleyen bir döngüye kapanır ve fark üretmeyen bir yankıya dönüşür. Bu nedenle mesele geçmişin hatırlanması değil, onun hangi koşullarda yeniden üretken bir ilişkisellik içinde düşünüldüğüdür.
Bir tarih anlatısı, eğer Dewrêşê Evdî’yi Semitik ordulara karşı savaşan Aryenik bir gerilla imgesiyle bugünün mücadelesine eklemleyemiyorsa, kendi damarlarında dolaşan direnişi de eksik anlatır. Böyle bir anlatı, direnişi canlı bir oluş olmaktan çıkarıp donmuş bir zamana mühürler; tarihsel özneyi sabitler, onu yaşayan bir kudretten çok hatırlanan bir gölgeye indirger. Oysa Kürt Özgürlük Hareketi, zamanı çizgisel bir ardışıklık olarak değil, sürekli yeniden kurulan bir oluş alanı olarak düşünmeye imkân veren bir deneyimdir; geçmişi, bugünü ve yarını “anın yoğunluğu içinde birbirine temas ettiren bir kavrayışın ufkunu inşa etmiştir.
Öbür türlü ‘Berxwedan Xweş Doze’nin bir spor kulübü marşına, ‘Biz Bu Yola Baş Koymuşuz’un ise bir seçim kampanyası ezgisine dönüştürülmesi, anlamın yerinden sökülerek dolaşım değerine indirgenmesinin tipik bir tezahürüdür. Bu dönüşüm, hafızanın artık kurucu bir güç değil, geçmişin tüketilebilir kalıntılarını yoklayan melankolik bir arşiv kazıcılığına evrilmesidir. Bu durum, iflas etmiş bir esnafın eski veresiye defterlerini yeniden ve çaresizce karıştırmasına benzer.
Bu üç eğilim/sapma birlikte düşünüldüğünde ortaya çıkan tablo açıktır: yaşayan kültürün yerini ya egzotikleştirilmiş bir vitrin ya da donmuş bir hatıralar atlası almıştır. Yılda bir kez kutlanan dil bayramları, dijital mecrada yapılan Kürt kıyafetleri günü gibi etkinlikler kısmi bir görünürlük yaratırken aynı zamanda yaşayan bir kültürün temsili göstergelere dönüştüğü bir kültürel felaketin/kırımın fotoğraflarını bizlere gösterir. Çünkü kültürü, dili ve toplumsal hafızayı bugünün canlı ilişkisinden koparıp tarihin sabit bir kesitine kapatmak, onu yaşanan akıştan ayrıştırıp temsile ya da dekoratif bir nesneye indirgemek, sadece yaşanan ile sergilenen arasındaki estetik kopuş değil, krizin derinleştiği ve öznellik biçimlerinin parçalı hale geldiği bir duruma işaret eder; tam da bu yüzden o kıyafetler, Seydayê Tirêj’in şiirinde geçen ‘şapik û şal im li bejna canfîdakarê te me’ dizesinde olduğu gibi, temsil düzleminden çıkıp yaşananın içine yeniden yerleştirildiklerinde asıl anlamlarını kazanırlar.”
Karşı-Hat ve Kültürel Yeniden Kuruluş İmkânı
Bütün bu kültürel çölleşme eşiği aynı zamanda yeniden kuruluş ihtimallerini de içinde barındır. Çünkü oluşun devam ettiği hiçbir varoluşta hiçbir zayıflık sabit ve mutlak değildir. Örneğin Hûnergeha Welat başta olmak üzere Rojava’da ortaya çıkan kültürel ve sanatsal üretim, bu çölün ortasında yeşeren bir vaha gibidir. Kürtlüğün ve direnişin içinden üreten bu yapı, yalnızca bir ifade alanı açmakla kalmaz; dilin yeniden devinim kazandığı, estetiğin yeniden dolaşıma girdiği ve sözün çoğaldığı bir oluş zeminini de kurar. Üstelik bu üretim, yoğun bir estetik haz uyandırırken, aynı anda direnişe, oluşa ve inşaya çağıran bir kudreti de içinde taşır. Bu deneyim, kültür ile siyaset arasındaki bağın yalnızca hatırlanabilir değil, aynı zamanda bugünün koşulları içinde yeniden kurulabilir olduğunu da somut biçimde göstermektedir.
Bu çölleşmenin içinde, bugün kültür alanındaki boşluk aynı zamanda onu kuşatan ve yeniden üreten bir söylem rejimiyle doldurulmaktadır. Bu rejim, bir yanda devletin kendi denetiminde kurduğu alternatif bir “Kürtlük” kurgusunda, diğer yanda ise sağ milliyetçi çizginin Kürtlük adına birkaç cümle kurar kurmaz kendini otorite ilan ederek siyasal harekete yönelen sınırsız bir saldırganlığı meşrulaştırmasında somutlaşır. Bu iki uç, aslında aynı boşluğu farklı maskelerle doldurur. Bu durum bir sapma değil; kurucu öznenin geri çekilmesiyle açılan kültürel alanın kaçınılmaz biçimde yanlış temsillerle doldurulmasının dolayımsız bir sonucudur.
Tam da bu kuşatma içinde, son yıllarda Kürtlüğün kıyısında konumlanarak üretilen sanatın ya da kültürel faaliyetin politik olmadığını iddia eden söylemler belirir. Oysa bu iddia, kendini tarihsiz ve bağlamsız bir boşluğa yerleştiren bir yanılsamadan ibarettir. Kürtlük ve ona içkin olan her şey, varoluşunun en çıplak halinde politiktir; dilde, seste, bedende ve hatırada taşınan her iz, bir direnişin ve bir oluşun titreşimini taşır. Burada politika bir alan değil, bir varoluş yoğunluğudur. Bu nedenle bu alanı korunaklı, steril ve “hijyenik” bir zemin olarak kuran yazar ve sanatçıların güdümünden kurtarmak, yalnızca estetik bir yönelim değil; hakikate sadakatin, dolayısıyla yurtseverliğin tarihsel bir zorunluluğudur artık.
Dolayısıyla sorun yalnızca dışsal bir kuşatma değil, aynı zamanda kültür ile kurduğumuz politik/etik bakış ile ilgilidir. Bizlerin zihniyet formu değişmeden bu akışı tersine çevirmek mümkün değildir. Kültür bir teknik düzenleme meselesi değil; dilin, bilginin, öznenin ve devrimci bir epistemolojinin yeniden kurulmasıdır. Çünkü mücadele gibi kültür de dışarıdan konuşarak değil içeriden kurmakla mümkün hale gelebilen bir içkinlik halidir. Ve içkin olan şey, sürekli yeniden kurulmayı talep eder.
Bu derinleşmiş krizi yalnızca yerelin sınırlarına hapsetmek, hakikatin katmanlarını eksiltmektir. Küresel ölçekte işleyen kapitalist modernite, dijitalleşmeyle birlikte mekânsal ve sınıfsal ilişkileri köklü biçimde dönüştürmüş; yereli, zamanı ve deneyimi parçalayarak yeniden kodlamıştır. Artık mekân sabit değil, akışkandır; sınıf yalnızca üretimle değil, veri, görünürlük ve dolaşım üzerinden de yeniden kurulmaktadır. Dünya artık sabit bir zemin değil, sürekli yeniden yazılan bir yüzeydir.
Bu nedenle yeni kültür politikaları yalnızca geçmişi korumaya değil, bu kuşatmayı yaracak kaçış hatları üretmeye yönelmek zorundadır. Bu yönelim, aynı zamanda yeni bir düşünme biçimini de zorunlu kılar. Çünkü yerel bir kültür, bu ölçekteki bir basınç altında ancak direnerek, dönüşerek ve akışta kalarak kendini var edebilir. Aynı zamanda yeni bir kültür politikası mevcut dilin sınırları içinde doğamaz. Çünkü dünya önce dilde kurulur; mevcut dilin içinde kalmak, mevcut dünyanın içinde kalmaktır. Bu nedenle kırılması gereken şey yalnızca sessizlik değil; dilin bizzat kendisidir.
Ve unutulmamalıdır: binlerce yıllık bir tarihselliğin, katman katman birikmiş bir hafızanın ve ağır bedellerle yoğrulmuş bir politik deneyimin taşıyıcısı olan bir halkın ve mücadele hattının kendi kültürünü yeniden kurma kudreti her zaman vardır. Bu kudret, dışarıdan ithal edilecek bir form değil; içkin bir güç, henüz tam açığa çıkmamış bir potansiyeldir. Mesele bu gücün varlığı değil, onun örgütlenme biçimidir. Üstelik bir hareket ne kadar güçlü bir politik kudrete sahip olursa olsun kendi estetik evrenini kuramadığında insanlar başka evrenlerde yaşamaya başlar. Bu nedenle estetik kurulum, politik kurulumun tamamlayıcı değil, kurucu bir boyutudur.
Sonuç olarak mesele açıktır: kültür ve siyaset iki ayrı alan değil, aynı kurucu sürecin iki farklı yoğunluğudur. Fakat bu kuruluş artık tekil öznelerin omuzlarında yükselemez. “Kürt Özgürlük Hareketinin son dönem yönelimi, öncü parti ekseninden çözülerek toplumsallaşmasına; başka bir deyişle kurucu kudretin çokluk içinde dağılmasına ve yeniden örgütlenmesine işaret eder” [4]. Burada çözülme bir kayıp değil, yeni bir dağılım biçimidir. Bu nedenle mesele geri çekilen özneyi eski formunun konforunda yeniden sahaya çağırmak değil; çokluk içinde dağılarak görünmezleşen kurucu gücü yeniden dolaşıma sokmaktır. Koma Amed gibi bir dönemin tarihsel yoğunluğunda çok güçlü üretimler yaratmış bir müzik topluluğunu, aradan geçen otuz yılın ardından sahneye davet etmek elbette başlı başına kıymetli bir jesttir; ancak bu jest kendi başına o üretim kudretini yeniden kurmaya yetmez. Zira kudreti var eden şey sanatçının tekilliğinden çok, onu mümkün kılan karşılaşmalar alanıdır: sanatın açtığı düşünsel yarıklar, kolektif üretim ağlarının ördüğü dayanışma, politik örgütlenmelerin sağladığı yön duygusu, dilin ve hafızanın diri dolaşımı, dinleyiciyle kurulan sahici temas ve estetiğin gündelik hayata sızan ince titreşimi… Bugün eksik olan tam da bu çoğul zemindir. Bu yüzden mesele bir geri çağırma değil; parçalanmış olan bu zemini bugünün kırılganlığı içinde yeniden kurma meselesidir.
Dolayısıyla önümüzde duran tercih nettir: ya temsilin genişleyen yüzeyinde çoğalan ama derinleşmeyen bir varoluşta kalacağız, ya da çokluğun içinden konuşan, onunla birlikte kuran ve onunla birlikte dönüşen bir kültürel hat inşa edeceğiz. Çünkü artık bir dünya, tek bir öznenin değil; birbirine temas eden, çoğalan ve birlikte kuran çoklukların eseridir. Ve ancak bu çokluk konuştuğunda, ses yeniden dünyaya dönüşür.
Dipnotlar:
[1] Baruch Spinoza, Etika, çev. Çiğdem Dürüşken, İstanbul: Alfa Yayınları, 2011.
Spinoza burada “duygulanım”ı, bedenin eyleme kudretindeki artış ya da azalış olarak tanımlar; kudretin azalması, varoluş kapasitesinin daralması anlamına gelir.
[2] Gilles Deleuze, Fark ve Tekrar, çev. Ferhat Taylan, İstanbul: Norgunk Yayıncılık, 2017.
Deleuze, karşılaşmayı farklı varlıkların birbirini artıran ya da azaltan etkileşimleri olarak düşünür; farktan kopan tekrar, yaratıcı olmaktan çıkarak donuklaşır.
[3] Gilles Deleuze & Félix Guattari, Bin Yayla, çev. Işık Ergüden, İstanbul: Norgunk Yayıncılık, 2014. Bu eserde özne, sabit bir merkez olarak değil, çokluklar içinde dağılan ve ilişkiler aracılığıyla kurulan bir kuvvetler alanı olarak düşünülür; “oluş” ve “çokluk” kavramları bu dinamik yapıyı ifade eder.
[4] Abdullah Öcalan, “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”, 27 Şubat 2025.
Bu deklarasyon, stratejik aklın merkezî bir yapıdan çözülerek toplumsallaşmasına ve kurucu kudretin çokluk içinde yeniden örgütlenmesine işaret eder.


