
İNKÂR, TAKLİT VE DEĞERSİZLEŞTİRME MEKANİZMALARI
Özellikle son yıllarda sosyal ve dijital kamusal alanda, kendisini “Kürt milliyetçileri” olarak tanımlayan ve eleştirel, bağımsız bir konumda durduğunu ileri süren bir politik söylem belirgin bir görünürlük kazandı. Ancak bu hat, söz konusu iddialarına rağmen pratikte belirli bir ideolojik çerçeveye eklemlenen kapalı bir düşünme biçimi olarak işlemektedir. Politik yönelimini büyük ölçüde Abdullah Öcalan ve Kürt Özgürlük Hareketi karşıtlığı üzerinden kuran bu söylem, devlet formunun tarihsel sürekliliğini, egemenlik rejiminin kurucu şiddetini ve bu şiddetin ürettiği hakikat düzenini sistematik biçimde görünmez kılan bir anlatıyı yeniden üretmektedir.
Özgürlük hareketinin tarihsel, teorik ve stratejik düzeyi dikkate alınmadan, çoğu zaman tekil ve güncel durumlar üzerinden yürütülen yargılama biçimi belirgin biçimde öne çıkar. Burada yalnızca düşünsel/teorik bir eksiklik değil, aynı zamanda bilinçli bir “bilmeme” ve “görmeme” hali de devreye girer; yani kendini örgütlemiş ve rızaya dayalı bir cehalet biçimi söz konusudur. Bu tutum içinde strateji, aktüel olanın içinde eritilerek görünmez kılınır. Böylece hareketin uzun erimli politik aklı ve örgütsel sürekliliği arka plana itilir. Sonuçta anlam, parçalı olaylara ve anlık görünümlere indirgenir; değerlendirme ise yapısal ve bütünlüklü bir kavrayıştan ziyade yüzeysel göstergeler üzerinden kurulur.
Kürt milliyetçi söyleminde devlet ve devletin bütün tarihsel/politik fail olma durumu görünmez hale getirilir. Bunun yerine şiddetin farklı parçalara dağıtıldığı ve sorumluluğun yer değiştirdiği ilişkisel bir ağ öne çıkarılır. Bu çerçevede devletin tarihsel şiddetini, sömürgeci sürekliliğini ve yapısal krizlerini hedef alan tutarlı bir eleştiri hattı ortadan kalkar. Eleştiri çoğunlukla özgürlük hareketi ve onun politik temsil düzlemine yönelirken devletin kurucu şiddeti eleştirinin dışında bırakılır. Böylelikle bu söylem, sözün sahibini devletin son derece riskli şiddet dairesinin dışına çıkarır; oradan sınırsız bir saldırının örgütlenebildiği korunaklı ve steril bir alan yaratır.
Çoğunlukla politik arzu ile tarihsel/toplumsal gerçeklik arasında kopuş kendini ‘Bağımsız Kürdistan’ fikrinde gösterir. Bu söylem çoğu zaman zaman tarihsel ve maddi koşullardan koparılarak bir arzu biçimi olarak dolaşıma girer. Ancak bu arzu, reel politik zemin ve güç dengeleri hesaba katılmadan kurulduğunda politik bir yönelim olmaktan çıkar ve kendi içinde dönen temsili bir söyleme dönüşür. Bu dönüşüm, demokratik bir ittifaklaşmanın temel dinamiklerinden biri olan solun bir ayak bağı ve yük olarak kodlanıp solun tarihsel birikimine yönelik saldırgan bir tutumu da beraberinde getirir. Eleştiri sınırını aşarak solun düşünsel mirasını itibarsızlaştıran bir dile evrilerek Mahir Çayan ile Deniz Gezmiş’i, yaşasalardı büyük ihtimalle Kemalist ya da Doğu Perinçek çizgisine yerleşecekleri varsayımı üzerinden homojenleştirici ve indirgemeci bir tasnife tabi tutarlar. Böylece bu çok katmanlı siyasal miras tek bir çizgiye sıkıştırılır; bu ise tarihsel bağlamı ve öznel-politik oluşum süreçlerini göz ardı eden, dolayısıyla tarihi niyetler üzerinden okuyan bir yaklaşımı ifade eder.
Bu çözülmenin bir diğer boyutu dilde ortaya çıkar. Söz konusu söylem, etik ve politik bir tartışma dili üretmek yerine küfürlü, cinsiyetçi, türcü ve özcü ifadelerle örülmüş, toplumsal farklılıkları dışlayan bir dil kurar. Bu nedenle politik müzakerenin ve eleştirel tartışmanın asgari sınırlarının dışında konumlanır. Eleştiri adı altında kurulan bu dil, düşünsel bir karşılaşma üretmek yerine itibarsızlaştırma üzerinden işler; mücadeleyi derinleştirmek yerine temsil düzeyinde aşındırır. Dolayısıyla burada karşı karşıya olunan şey yalnızca bir fikir ayrılığı değil, politik alanın rijit bir dil aracılığıyla konuşulmaz hale getirilmesidir.
Milliyetçi söylemde Kürtlük, yekpare ve sabit bir bütün olarak tahayyül edilir. Bu özcü bakış, kimliği geçmişe kilitleyerek onu yaşayan bir özne olmaktan çıkarır ve donmuş bir temsile indirger. Yüzyıllar boyunca birikmiş sömürge deneyiminin psikolojik tortularını taşıyan bir halk gerçekliği karşısında, “yeni bir halk yaratmak” fikri bu kesim için yabancıdır. Çünkü hiçbir devrimci iddiaları yoktur! Kendini üretmeyen ve dönüşmeyen bir Kürtlüğün kaçınılmaz olarak çökeceği gerçeğine rağmen, kimliği bir kalıntı olarak kavrama eğilimi çok güçlüdür. Sağ milliyetçi söylem de tam olarak bu kalıntı üzerinden kendini yeniden üretir; zira sağ düşünme biçimi özünde bir donma ve dondurma eğilimidir.
Bu noktada trajedi ile komedinin iç içe geçtiği bir başka kırılma belirir: bu söylem hattı, tarihsel ve yapısal süreçleri çözümlemek yerine giderek komplo anlatılarına sığınır. Siyasal ve toplumsal olan, bütünlüklü bir analiz yerine gizli iradelerin karanlık sahnesine devredilir; böylece tarih, iç ilişkileriyle kavranan canlı bir süreç olmaktan çıkar ve kapalı bir senaryoya indirgenir. Komplo tam da burada, düşünmenin zayıfladığı eşiği dolduran bir ikame olarak devreye girer; açıklama sunduğu iddiasıyla düşünceyi daraltır, karmaşıklığı sahte bir açıklıkla örter. Bu indirgeme yalnızca analitik bir yetersizlik değildir; aynı zamanda egemenlik ilişkilerini görünmez kılan ideolojik bir kılıf işlevi görür. Zira yapısal şiddeti çözümlemek yerine onu komplo figürleriyle ikame etmek, gerçek güç ilişkilerini silikleştirir, hatta bilinçli biçimde bulanıklaştırır.
Bu daraltmanın önemli bir boyutu söylemin kökeninde görünür. Çünkü bu dil, özgün bir politik üretimden ziyade Türkiye sağının tarihsel reflekslerini yeniden üretir. Biçim değişmiş görünse de içerik büyük ölçüde sabit kalır. Bu nedenle ortada bir “Kürt sağ aklı” bulunmaz; yalnızca başkasının düşünme kalıplarını kendi sesiymiş gibi dolaşıma sokan bir aktarım mekanizması vardır. Bu mekanizma bir taklit olarak değil, daha yapısal biçimde ödünç bir düşünme rejimi olarak işler. Konuşan özne yerel görünür; ancak konuşulan çerçeve dışarıdan kurulmuştur.
Kürt sağ milliyetçi çizgisi, sürekli yeniden ürettiği mağduriyet söylemiyle hiçbir zaman gerçek bir direniş ufku açmaz. Aksine bu söylem, bir yerlerden merhamet talep eden ve Kürtlüğün kudret derecelerini dışarıda bırakan bir karşı-iktidar arzusuna yaslanır. Mağduriyetin psikopatolojisinde bu çağrının nasıl kolaylıkla “beni sevin, beni koruyun” yakarışına dönüştüğü açıktır. Böylece özne, kendi kurucu gücünü askıya alarak dışsal tanınma ve himaye beklentisine hapsolur. Oysa özgürlük hareketinin “hak verilmez, alınır” değil, daha ileri bir düzlemde “hak yaratılır” diyen direngenliği ve stratejik aklı, tam da bu edilgenliğin karşısında konumlanır. Bu nedenle söz konusu çizgi, bu kurucu akla ve mücadele biçimine bütünüyle yabancıdır.
Kürt radikal İslamcı çevreler, Türk faşist-ulusalcı yapılar ve Kürt sağ milliyetçi hat, yüzeyde birbirine zıt görünseler de aynı düşmanlık repertuarını, aynı seçici hafıza düzenini ve aynı indirgemeci açıklama şemalarını yeniden üretir. Bu durum tesadüfi bir yakınlaşma değil, farklı ideolojik hatların aynı söylemsel rejim içinde birleşmesi ve zaman zaman birbirini görünmez biçimde yeniden üretmesidir. Burada karşı karşıya olunan durum, basit bir fikir benzerliği değil; farklı pozisyonların aynı zemine çekilmesi ve bu zemin içinde farklı adlarla aynı düşünme biçimlerinin yeniden dolaşıma sokulmasıdır.
Buna paralel olarak, 1980 öncesi farklı siyasal yapılarda bulunmuş fakat tarihsel olarak yenilgi yaşamış bazı kesimlerde, Kürt Özgürlük Hareketi’nin tarihsel sürekliliği karşısında bastırılmış bir rekabet ve yer değiştirmiş bir öfke görünür hale gelir. Bu duygu doğrudan ifade edilmez; analitik bir çözümleme olarak değil, sürekli bir değersizleştirme ve düşmanlaştırma pratiği olarak dışa kurulur. Burada hedef yalnızca bir politik hat değildir; o hattın taşıdığı tarihsel süreklilik, örgütsel kapasite ve kolektif hafıza biçimidir. Böylece eleştiri üretimi yerini, başarının kendisini anlamsızlaştırmaya çalışan bir söylemsel stratejiye bırakır. Bu strateji, başarının nedenlerini tartışmak yerine başarıyı baştan değersizleştirerek kendi konumunu korumaya ve güçlendirmeye yönelir.
Aynı zamanda, bir dönem özgürlük hareketinin içinde yer alıp sonrasında kopan, uzaklaşan, ajanlaşan ya da açık biçimde karşısına geçen bazı kesimlerde ortak bir yönelim belirir. Bu kopuş, basit bir politik ayrışma değildir; çoğu durumda geçmişin inkârı ve tersine çevrilmesiyle ilerler. Dün içinde yer aldıkları hattı bugün hedef haline getiren bu pozisyon, yalnızca bir görüş değişikliğiyle açıklanamaz. Burada belirleyici olan, geçmişteki bireysel yetersizlik ile kurulamayan hesaplaşmanın yarattığı gerilimdir. Bu gerilim, eleştirel bir çözümleme üretmek yerine ölçüsüz bir saldırganlığa dönüşür. Böylece söylem, politik bir analiz olmaktan çıkar; geçmişi silmeye ve kendi kopuşunu meşrulaştırmaya çalışan bir yıkım diline dönüşür.
Kendisini “Kürt aristokratik temsili” olarak konumlandıran hat ise belli bir sınıfsal öfkenin ve sınıfsal kinin temsili olarak ortaya çıkar. Kürt tarihi boyunca öncülerin büyük kısmının feodal ve dini aristokratik damardan gelmiş olmasına karşılık, özgürlük hareketinin öncülerinin daha alt sınıflardan çıkmasını hazmedememeleri bu tutumun önemli bir arka planını oluşturur. Bu yaklaşım, alt sınıfsal bileşenleri küçümseyerek siyasal alanı eşitlikçi bir zeminden uzaklaştırır ve örtük bir hiyerarşi kurar. Böylece politik eleştiri, eşitlik fikrinden koparak “layık olan” ve “layık olmayan” ayrımı üzerinden işleyen bir temsil ekonomisine dönüştürülür.
Bu hattın bir diğer özelliği, tarihsel figürler üzerinden kurduğu seçici meşruiyet arayışıdır. Şêx Seîd, Qazî Mihemed ve Mela Mistefa Barzanî gibi figürler, yaşayan tarihsel süreçlerin parçası olarak değil, sabit semboller olarak sunulur. Dahası, bu figürler özgürlük hareketinin tarihsel öncülleri olarak değil, açık biçimde onun karşısına yerleştirilir. Böylece tarih süreklilik kuran bir alan olmaktan çıkar, karşıtlık üretmenin aracına dönüştürülür.
Hayatı boyunca KDP ile doğrudan ya da dolaylı bir ilişkisi olmayan bazı çevreler, KDP çizgisine sembolik olarak yaslanır ve buradan kendilerini sahte bir patronaj ilişkiye dahil ederler.. Canlı bir siyasal bağ yerine sabit bir kimlik anlatısı öne çıkar. Bu yaslanma, çoğu zaman Kürt Özgürlük Hareketi’ne yönelik saldırgan bir söyleme zemin olur. Oysa bunun KDP ile gerçek bir bağlantısı yoktur; çoğu durumda KDP’nin bu kullanım biçiminden haberi bile olmaz.
Kısacası Hizbullah’ın eski avukatlarından, ünlü olduktan sonra politik şarkılarını repertuardan sessizce çıkaran sanatçılara; her kadehte üslubunu daha da bozarak alkolün sisine sığınan sanatçılardan eski itirafçılara; cemaat evlerinde kürtlüğünden istifa ettirilmişlerden, fona bağlanmış akademisyenlere, “örgüt liderliğinden bir kedim bile yok” düzeyine gerilemiş romantik şairlere uzanan bu hat, aynı indirgemeci mantığın anlam üretmeyen, sadece yer değiştiren ve sonunda kendi yankısını bile boşlukta arayan bir toplamdır!
Bu bütünün en kritik noktası, bu insanların neredeyse hiçbirinin emek sürecine dahil olmayışı ve bu açığı söylemsel yoğunlukla telafi etme çabalarıdır. Böylece söz, üretimle bağını kopararak kendi başına bir meşruiyet alanı kurmaya yönelir; hedef, sözü emeğin yerine geçirmektir! Ne var ki kolektif emeğin ağırlığıyla hiçbir zaman temas kuramamış olmak, bastırılmış hiyerarşileri ve aşağılık duygularını açığa çıkaran varoluşsal bir gerilim üretir. Bu gerilim, eleştirel çözümleme kapasitesine değil, yıkım ve değersizleştirme pratiklerine yönelir; söylem bir hınç rejimine dönüşür, analiz yerini saldırıya bırakır ve politik dil rasyonel bir tartışma alanı olmaktan tamamıyla çıkar.
Bu hattın en görünür örneklerinden biri, hayatı boyunca tek bir taş dahi atmamış bir öznenin barikatta direnen birine buyurgan bir dille akıl vermesi, “nasıl savaşılması gerektiğini” öğretme iddiasına kalkışması ve Avrupa’daki konforlu konumundan direnen ya da direnmeyen herkese “neden direnmiyorsunuz” diye seslenmesinde somutlaşan etik gerilimdir. Bu noktada Fanoncu anlamda sömürge bireyinin yaralanmış varlığından doğan öfkeyi asıl fail yerine en yakınındaki öznelere yönelterek dengelemeye çalışır.
Bu mekanizma daha geniş bir söylem ve iktidar düzeninin parçası olarak işler. Foucaultcu anlamda mesele, neyin doğru olduğundan çok, doğrunun hangi düzen içinde üretildiğidir. Söylem yalnızca bir ifade alanı değildir; aynı zamanda neyin söylenebilir, neyin düşünülebilir ve neyin görünür olabileceğini belirleyen bir iktidar tekniğidir. Bu nedenle özne, bu alanın dışında duran bir varlık değil, tam da bu alan içinde ve bu alan tarafından kurulan bir varlıktır. Bu açıdan bakıldığında ortaya çıkan şey bireysel bir söylem değil, tarihsel olarak kurulmuş bir hakikat rejiminin kendi kendini yeniden üretmesidir. Bu çerçevede söz konusu hat, kendisini bağımsız ve eleştirel olarak sunsa da aslında bu hakikat rejiminin içselleştirilmiş biçimlerini yeniden üretir. Söylemin belirlediği bu alan içinde konuşmak, zaten o alanın kurallarına tabi olmak anlamına gelir. Bu yüzden kurulan mesafe iddiası, gerçekte örtük bir bağımlılık ilişkisi taşır.
Bu nedenle mesele yalnızca ne söylendiği değildir; söylemin hangi ideolojik ve tarihsel rejim içinde mümkün kılındığıdır. Sonuçta devrimci iddiası olmayan bir söylemin sınırları tamamıyla iktidar tarafından belirlenmiştir. Çünkü söylem yalnızca gerçekliği temsil etmez; aynı zamanda öznenin kendisini hangi gerçeklik içinde kurabileceğini de belirler. Bu belirlenim içinde özne, hem konuşan hem de konuşulabilir olanın sınırları içinde hareket eder. Bu yüzden asıl soru şudur: Konuşan kimdir değil; konuşmayı mümkün kılan ideolojik-söylemsel rejim nasıl işlemektedir?


