Şopa Hûnerê

İNEĞİN KIRILAN BOYNUZU

O kırık dökük kamyon köye bakan son viraja geldiğinde durdu ve on yaşlarında bir çocuk kamyonun kasasında rastgele istiflenmiş yatak yığının içinden fırlayarak köye doğru koştu! Boğazını yırtarcasına bağırıyordu: ‘İneğimiz kamyonun kasasından düştü ve boynuzları kırıldı! Köylüler toplanıp ineğin bulunduğu bölgeye gittiklerinde çocuklar ve anneleri ineğin başına toplanmış, boynuzun kırılan yerinden akan kana bakıp ağlıyorlardı. Tek geçim kaynakları olan inek can çekişiyordu. Bu insanlar topraklarından sökülüp atılmanın kederinden ağlamıyordu. Bir daha asla eskisi gibi olmayacağından emin oldukları ve bilemedikleri bir yaşama doğru giderken içlerini saran belirsizlik ve korku da değildi onları ağlatan. İneği hemen orada kestiler. İneğin boynuna inen bıçağın neyi kestiğini bir tek çocuklar ve anneleri biliyordu. Ne göçük ne göçme ne de göçertilme. Bütün acıların üstüne çıkan o büyük acı: İneğin kırılan boynuzu! Köye doğru bağırarak gelen o çocuk, Van’ın Xaçort ve Sixke bölgesinde evlere Özgür Halk ve Koma Berxwedan’ın kasetlerini dağıtan ve 1993 yılında ‘Göç Etmek İhanettir’ diye başlayan o meşhur ERNK bildirilerini dağıtırken yakalanan ve zindana düşen Hevalê Bager oldu. 

Xalê Evdila’nın yakılan köyü, Katoyê Qewalê’nin yamaçlarında yemyeşil bir vadinin ortasındaydı. Lêwîn mıntıkasındaki onlarca Keldanî yerleşkesinden biri olan bu köyün yanından geçen ve Zap’ın en büyük kollarından biri olan Çemê Qetlê’nin (Katliam Deresi) ismi, Nasturî Katliamında günlerce suyla birlikte akan kan ve cesetten geliyordu. Bütün islerin içinde en kalıcı olanı ve temizlemekle kolayca çıkmayan tenî (yağlı is) bitimsiz bir kederin ve utancın sembolü iken xwelî (kül) ise uğursuzluğun, çaresizliğin ve yıkımın sembolüdür. Xalê Evdila yıllarca o kalorifer dairesinde tenî ve xwelî’nin içinde keder büyüttü ve kaderine küfür etti durdu. Öfkelendiğinde kömür isinden simsiyah olmuş yanaklarından akan yaşı yine isli parmaklarıyla silip o isi yüzüne iyice yayıyordu, yazgısından ve dağlı gururundan intikam almak ister gibi… Başladığı ve bitirdiği her cümlenin sonuna hiç sektirmeden yapıştırıyordu o meşhur repliğini: Wexta em li gund… Yaşamının başlangıcı ve sonu gibi: Wexta em li gund.. Çünkü bir ömrün miadı ya büyük bir aşk ya da büyük bir ayrılıktı Xalê Evdila ve yeryüzünün bütün göçmenleri için. Genellikle orta sınıf Kürtlerin oturduğu bir apartman sitesinde ‘Qapicî’ diye her hitap edildiğinde feleğe okkalı küfürler eden ve yüzü düşen bu adam, Newroz’lara ve HADEP mitinglerine belki de yangından güçlükle kurtardığı, son derece şık şal û şapikleri ile geldi yıllarca.  Xalê Evdila onu köklerinden koparan şeyin kederini direnişin neşesine, yüzüne asılı kalmış o hüznü ise mücadelenin gülümseyen yüzüne dönüştürmenin kavgasını verdi yıllarca. Apartmandaki yurtsever gençlere Özgür Gündem okutup Kürtçe tercüme talebine büyük bir saygı ve sebat gösterdi herkes. İzlediği tek kanal olan Med TV’nin bağlı olduğu çanak anteni her teknik arıza verdiğinde meseleyi ‘qomploya dewletê’ olarak tanımladı ve doğru da söylüyordu! Sitenin sınırlarına girdiği anda mahcubiyeti her yerinden okunan Xalê Evdila, sadece mitinglerde ve Newroz’larda vakur bir komutan edasıyla Van sokaklarında yürüdü her yürüdüğünde… Kendi kudretini, on binlerce yoldaşının kudretiyle birleştirdiği, koparıldığı dağ ile dağlılığının yeniden kesiştiği o pırıl pırıl nümayiş alanları Xalê Evdila’nın çocuk gibi neşelendiği tek yer oldu. Öldüğünde ellerinde bir dövme gibi tenine işlemiş ve bulaşık deterjanının bile kar etmediği kömür isi hala vardı ve sıcak bir kalorifer borusunun yakarak bütün yaşam çizgisini yok ettiği avucuyla göçüp gitti aramızdan…  

Kimseler onu tanımasın diye şehrin dışında olan Van Kalesi’nin arka tarafında mantar tüfeğiyle çocuklara atış yaptıran Mamê Kamil, onu köyden tanıyan birini gördüğünde irkilir yolunu değiştirdi. Mamê Kamil’in köydeyken yüzlerce koyunu ve evinde her gün ortalama on misafiri hiç eksik olmamış yıllarca. O zamanlar, Rehwan atı ve sürekli omzunda Kürtlerde bir ülke kadar kıymetli olan Bruno tüfeği olmadan hiçbir yere gitmezmiş. Köyleri yakıldıktan sonra Van’a gelmiş ve yaşamı binlerce yerden kırılmıştı. Mamê Kamil’in öyküsü, elli koyun verip muhtemelen Güneyli bir peşmergeden aldığı ve büyük bir gururla misafirlerine gösterdiği Bruno tüfeğinden, çocukların beş yüz Türk Lirası karşılığı eğlendiren mantar tüfeğine doğu akan bir serüven değildi sadece. O insan, büyük bir mahcubiyetle, kimselerle konuşmadan; sessizce ve saklanarak öldü. Bir keresinde babam dolmuşta rastlıyor Mamê Kamil’e ‘Senin çok ekmeğini yedik. Niye bizi gördüğünde yolunu değiştiriyorsun? diye soruyor. Babamın yüzüne hiç bakmadan Kürdün bin yıllık ezberini tekrarlıyor: ‘Carna nebûn ji hebûnê çêtir e…’ Van’a göç ettikten sonra Mamê Kamil’in Lêwîn’de gaddar bir eşkıyanın ismini verdiği en küçük oğlu dağlara yürüyüp ‘Brûsk’ oldu. Herkes bu soğukta zatürreden ölüp gidecek diye hayıflandığı Mamê Kamil Van Devlet Hastanesinde kalp yetmezliğinden öldü… 

Göçün Trajedyası…

Göç, Colemêrg sokaklarında kiras û fîstan giymiş annesiyle arasına en az beş metre mesafe koyarak arkasından yürüyen ve bozuk bir Türkçe ile konuşan uzun topuklu esmer bir kızın annesinin her ‘keça min ka zû bimeşe’ ricasına ‘offf anne sen deee’ diye karşılık veren o ağır utancının kendinden utanmaya dönüşmesidir. Çünkü göçün yüzlerce adından biri de kendine ait olandan utanmaktır; Mersin, Amed ve Van sokaklarında…

Bütün kavimlerin belleğinde göç, sadece göç değildir. Bir göçüktür, göçük altında kalmadır. Kürdün adı, ardılı ve ülkesi olmasın diye yüzbinlerce Xalê Evdila, Mamê Kamil, annesinin dilinden ve fistanından utanan yüzbinlerce Kürdün bir tarafından dram ve çözülme, öbür tarafından mahcubiyetin ve direnişin döküldüğü çoklu bir denklemdir.  ‘Evlerimizi yaktıklarında otuz yıldır gözüm gibi sakındığım çeyiz sandığımı bile almama izin vermediler’ diyen Xaleta Husna’nın devlet resmiyeti tarafından yakılmış kişisel ve toplumsal tarihidir göç. Aynı kadının rahmine düşmüş ilk çocuğun o sandığın küllerinden bir ülke kurmak için yürüdüğü dağlarda vurulmasıdır göç. 

Devletin Bazîd sokaklarında ‘kadına kimse el kaldıramaz’ kuralını ezberlemiş Dayika Xezal’in kafasına indirdiği dipçiğin bıraktığı sızı ve şaşkınlık gibidir göç. Xalê Evdila’nın Çiyareşk’te yaban nergizine dokunan ellerinin Van’da kaynar su dolu bir kalorifer borusuna yapışıp yanması ve avucundaki hayat çizgisinin kaybolmasıdır göç. Mamê Kamil’in köydeyken büyük bir gururla omzunda taşıdığı ve iyi bir suikast silahı olan Buruno tüfeğinin şehirde çocukların birkaç Türk Lirası karşılığında atış yaptığı mantar tüfeği ile yer değiştirmesidir göç. Hayatları boyunca birbirine yalan söylememiş Behdînan köylülerinin gelen ilk Kayserili ya da Antepli tüccara güvenip bütün hayvanlarını teslim etmesi ve şehirde yoksulluğun incelttiği bedenleriyle üç tekerli arabaları iterken alınlarında beliren boncuk boncuk ter damlalarıdır göç. Ait olmadığı topraklarda yeşerirken gövdesine enjekte edilen yüzlerce yabanıl aşı yüzünden binlerce yara bere ile büyüyen bir ağaç gibi olmaktır göç. Korucu çocuklarının Kürtçe’yi kusursuz konuşurken İzmir ve İstanbul’da Bêrîtan’ın ve Zîlan’ın ‘anlıyorum ama konuşamıyorum’ trajedisidir göç. 

Kendini her tanımladığında kendine ait bütün tanımları da çoğunlukla geçersiz kılan, Türklüğün ve Kürtlüğün çatışan dünyaları arasında sıkışan, arada kalan, aradan çıkamayan, ara ara kendini bulmuşken kendini kaybeden ve zamanla artık hiçbir tanıma sığmayan Şoreş’in hikayesidir göç. 

İzmir’in Yamanlar bölgesinde çocukluğunda devletin trenini taşlayan Burhan’ın demiryolu ihalelerinin peşinden koşturan ve karmaşık ilişkiler ağının içinde kıvranan armut göbekli Burhan Bey’e dönüşmesidir göç. Evde büyük bir özenle hazırladığı keki Kartal sahilinde oturan ailelere ikram ederken ‘Aaa nerelisin kuzum sen? sorusuna ‘Hakkariliyim’ dedikten sonra ‘Olsun siz de insansınız’ karşılığını alan Aysel ablanın ‘Zıkkımın kökünü ye; pis faşist’ diye içinden geçirdiği halde keki iştahla midesine indiren kadına gülümsemesidir göç… Çünkü göç içeriyi çürüten bir sessizliktir, insanın neliğini ve kimliği parçalayan bir basıncın zamanla öfkeye dönüşmesidir göç. Egemenin ve yerleşik olanın sürekli göçmenin gözüne soktuğu ‘yetersizsiniz’ telkininin zamanla performatif bir yaranma ilişkisine dönüşmesidir göç. 

Antalya’nın bembeyaz kolejlerinde okuyan Çekdar’ın ‘Baba, pazarda sizin gibi konuşan insanlar gördüm’ demesidir göç. Erkek çocuğuna yarın öbür gün devlet işine girer diye Türkçe isim koyup kız çocuğuna Kürtçe isim koymanın politik tatmini ve kurnazlığıdır biraz da göç.

Kürdün Tersine Göçü…

‘Yurdu yıkılan insanın yuvası olmaz’ derler ama yuvası yıkılan insanın da yurdu artık hiç kimsenin olmayan bir yurttur. Küresel bir imparatorluğa dönüşen bu dünyada direnen öznenin nereden nereye göç ettiğinin bir önemi yoktur artık. Çünkü sahildeki ile gettodaki için yaşanan göçün dramı birbirine fazlasıyla benzer. Dünyanın neresinde olursa olsun direnmeyen, kendini yeniden inşa etmeyen her yaşam binlerce yerinde kırılıp dökülür. Bu denklemin içinde Kürtlüğün direnen bedeni artık sadece Kürdistan değildir, bütün dünyadır. Leviathan’a kudretini inatla devretmeyen modern bir Spartaküsçülük, uzanımsal bir yayılma ile artık dünyanın her yerindedir. Göçü tersine çevirebilecek tek kuvvet dinamiği, benzeştirme ve aynılaştırma faşizmine karşı kendi olmanın inadı ve karşı koyuşudur. Göçertildiği her yere köklerini yatay biçimde varoluşun bütün akış ve oluş evrenine yayan ve dünyanın bütün ezilenlerine direnmeyi öğreten kurucu bir Kürtlüktür bu… 

Göçü tersine çeviren ve muktedirin göçük altında bırakma arzusunu yerle bir eden şey, Kürdün hayaletini her yerde dolaştıran ve her yerde ‘Kürt nerede?’ sorusunu sorduran kudrettir. Metropollerde evlerinin bir köşesini ‘Şark Köşesi’ yapmak değil direnişi, oluşu, inşayı sonsuz bir akışın içine durmaksızın dahil eden kudrettir ülkeye dönüş denilen şey. Tıpkı Dayika Husna, Xalê Evdila ve Mamê Kamil’in trajedilerini devrimin akışına dahil eden ardıllarının, varoluşun ve kendi olmanın savaşında Bager, Brûsk ve Bêrîtan’a dönüşmüş olmaları gibi…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir