Şopa Heqîqetê

DEVLETLEŞTİRİLMİŞ MARKSİZMİ YENİDEN DEVRİMCİLEŞTİRMEK

‘Tarih sınıflar savaşı değil, sınıflaştırmaya karşı sınıfsızlaşma mücadelesidir. Komün sınıfsızlaşma politik pratiğinin etik-politik gücüdür. “Devlete karşı komün”, günümüzde devrimin yeniden devrimcileştirilmesinde önemli bir soyutlamadır. Bütün toplumsal ilişkilerin komünleştirilmesi pratiği, yaşamı sınıfsızlaştıran içkin demokrasi komünalizmdir.’ Cengiz Baysoy (Otonom Dergisi)

Sayın Öcalan’ın Marksizmin amentüsü olarak kabul edilen ‘tarihin devindirici gücü ve mutlak belirleyeni sınıf savaşımıdır yerine, devlete karşı komün çatışkısını ikame ettik” önermesi, sadece 20. yüzyıl sosyalist deneyimlerinin başarısızlığından çıkarılan zorunlu bir teorik sonuç değil aynı zamanda sınıfı merkeze alan Modernist Marksist felsefi/politik yaklaşıma karşı bir itiraz olarak okunmalıdır. Marx’ın ‘tarih sınıf mücadeleleri tarihidir’ aksiyomu, reel sosyalizm pratiğinde kendini doğrulayamamış, aksine yeni tahakküm biçimleri üretmiştir. Bu bağlamda Öcalan’ın teorik hamlesi, dogmatik Marksizme takılıp kalmak yerine, özgürleşme mücadelesinin yeni kavramsal araçlarını geliştirme cesareti olarak değerlendirilebilir. Bu, oluşturulacak yeni kavramsal araçların, doğrudan özgürleşme düzleminde çalışması ve özgürleşmenin yeni öznelliklerini üretmeye dönük olması son derece önemlidir. Çünkü Modernist Marksizm’e eleştirimiz, aşağıda açıklayacağımız gibi devrim/devrimcilik kavramından gittikçe uzaklaşmasından kaynaklanmaktadır. İşte bu yazı ile amacımız, bu uzaklaşmanın salt reel sosyalizm deneyiminin sorunlarından kaynaklanmadığı düşüncesinden hareketle, teorik bir müdahalenin de kaçınılmaz olduğuna ilişkin bir çerçeve oluşturmaktır.  

Bu nedenle sınıf indirgemeciliğinin pratik iflası olan Sovyet Deneyimi başta olmak üzere Reel Sosyalist dünyanın büyük devrimci atılımına rağmen hiçbir öznellik yaratamamış olmasının kökenlerini bizzat Marksizmin sınıf ve/veya değer teorisinin içinde aramak gerekir. Türkiye Sol hareketinin ideolojik noterlik makamı gibi çalışan belli kesimlerinin bu ‘Marksizmin reddidir; Marksizmin dışına çıkmadır’ çıkışlarının kökeninde aynı zamanda teorik hükümranlık alanlarının tehlikeye girmiş olmasının da payı yadsınamaz. Öcalan’ın yeni sınıf teorisi, bizzat Marksist dünyanın yaklaşık 170 yıldır zaten üzerinde tartıştığı bir alandır. Cengiz Baysoy’un Otonom Dergisinde yayınlanan bir yazısında, Lenin’den yapılan bir alıntıda şu cümleler geçmektedir: “Marx’ın öğretisinde özsel olan sınıf mücadelesidir. Bu çok yazılıp söylenir. Fakat bu doğru değildir. Ve bu yanlışlıkta adım başında Marksizmin oportünistçe çarpıtılması, onu burjuvazi için kabul edilebilir kılan tarzda tahrifi doğar. Çünkü sınıf mücadelesi öğretisi Marx tarafından değil aksine ondan önce burjuvazi tarafından yaratılmıştır ve genel konuşulduğunda burjuvazi için kabul edilebilirdir. Yalnızca sınıf mücadelesini kabul eden biri henüz Marksist değildir… Marksizm’i sınıf mücadelesine indirgemek Marksizm’i budamak demektir…” Marks’ın kendisi bile sınıf ve sınıflar mücadelesi kavramlarının kendine ait olmadığını, aslolanın sınıflar savaşı değil sınıfsızlaşma olduğunu bizzat yazılarında belirtmiştir. Zamanla Marksist dünyada gelişen sınıf ikilikleri üzerinden düşünme alışkanlığı Marksistleri sınıf kavramı dışında düşünemez bir hale getirmiştir.  

Milovan Djilas’ın “Yeni Sınıf” (1957) eserinde sosyalist bürokrasinin yeni bir sömürücü sınıfa dönüştüğünü göstermesi, Öcalan’ın “iktidarın proletarya veya burjuvazinin elinde olması, egemenlik kültürü bakımından fark yaratmaz” tespitini haklı çıkarır. Sovyet deneyimi, sınıf mücadelesinin devlet iktidarını ele geçirme stratejisinin, sadece egemen sınıfı değiştirdiğini, tahakküm ilişkilerini ortadan kaldırmadığını kanıtlamıştır. Öcalan’ın devleti sorunun kaynağı olarak görmesi, bu tarihsel deneyimin kaçınılmaz teorik sonucudur. O zaman paradigmatik değişimdeki birinci ayrımı hemen koyabiliriz. Modernist Marksizmin ekonomi-politiğe yaslanmasının arkasındaki en büyük dayanak Ölçü Teorisidir. Ölçü Teorisi, birbirinin içinden çıkan, birbirinin ölçüsü olan sermaye-emek gücü arasındaki çelişkiye odaklanır. Oysa tam da bu çelişki teorisinin kendisinin devrim kavramından uzaklaşılmasına sebep olduğu görülmez. Bu, patriyarkayı, aile düzleminde kalarak yıkabileceğini düşünmeye benzer. Dolayısı ile ölçü teorisinin Modernist Marksizmi götürdüğü yer, aşamacılık üzerinden yeniden egemenlik kurmanın paradigmasıdır. Modernist Marksistlerin ölçü teorisi sonucu vardığı devlet, Deleuze’ün, “devletle hasta oldunuz, devletle iyileşeceksiniz, derler bize” deyişinde olduğu gibi, Marksizmin devletleştirilmesinin sonucudur.

Modernist Marksizmin sınıf kavramının yetersizliğine vurgu yapmak Marksizm karşıtlığı değil, bizzat Marksizmin içinden Marksizm’e bir müdahale biçimidir. Modern kapitalizmdeki prekarya, kognitariat gibi yeni emek biçimlerinin ortaya çıkışı, klasik işçi sınıfı tanımının yetersizliğini göstermiştir. Öcalan’ın komün vurgusu, sınıf kimliğinden ziyade yaşam alanı ve dayanışma ağları üzerinden örgütlenmeyi önerirken, günümüz toplumsal hareketlerinin gerçekliğini daha iyi yakalamaktadır. Occupy, Indignados, Sarı Yelekliler gibi hareketlerin sınıf değil, komün mantığıyla örgütlenmesi tesadüf değildir. İşte burası da paradigmatik değişimdeki ikinci ayrımı oluşturmaktadır. Eğer birbirinin ölçüsü içinden bir direniş üretilemiyorsa, düzlem, ikili sınıf rejimi içinden koparak, bir sınıfsızlaştırma pratiği olmak zorundadır. Modernist Marksist düzlem, ölçü teorisinin devamı olarak sermaye-emek gücü arasındaki ilişkiyi bir ‘sınıflaştırma’ ilişkisi olarak göremez. Dolayısı ile yeni paradigmada aslolan sınıflaştırma pratiğine karşı sınıfsızlaştırma pratiğidir. Komünalizm vurgusu tam da bir sınıfsızlaştırma üretmenin pratiği olarak anlaşılmak zorundadır. Bu devletleştirilmiş Marksizmi yeniden devrimcileştirmek için tek olanaktır.

Devlet-Komün ikileminde öncelikle müdahale edilmesi gereken alanlardan biri de tarihsel materyalizmin yeniden yorumlanmasıdır. Pierre Clastres ve Devlete Karşı Toplum adlı çalışmasında ilkel toplulukların devlet oluşumuna bilinçli olarak direndiklerini göstermiştir. Öcalan’ın “toplum aslında komünal bir olaydır” ve devletin dışarıdan dayatıldığı tezi, Clastres’ın bulgularıyla desteklenir. Bu perspektif, Marx’ın devleti sınıf çatışmasının ürünü olarak gören yaklaşımından daha ikna edicidir; devlet toplumsal dokudaki bir sapma, bir anomali olarak belirir. Fakat Modernist Marksistlerin tarihsel materyalizm okuması sınıf içinden çalıştığı için bu yeni teorik müdahaleyi içselleştirmeleri son derece zordur. Yerleşik olanın donma, sabitlenme, hareketsizlik gerçeğinin tam karşısında duran göçebe, aynı zamanda komünal olandır. Güneydoğu Asya dağlık bölgelerindeki toplulukları ya da yüzlerce yıl konfederal bir tarzda yaşam süren Kürtlerin 1800’lerin başından itibaren Osmanlı’nın merkezine bağlanmamak için gösterdikleri direnci ve isyanlar silsilesini sınıf içinden okumak mümkün değildir. Bin yıllardır devlet otoritesinden kaçmak için devrimcilerin/göçebelerin geliştirdikleri stratejileri bile Öcalan’ın komün-devlet antagonizmasını ampirik olarak doğrular. Tarih boyunca insanların devletten kaçışı, sınıf mücadelesinden daha temel bir dinamik olarak karşımıza çıkar. Bu nedenle Devlet-Komün arasındaki savaşı bir yanıyla devletleşmelere karşı devletsizleşmeler olarak düşünebiliriz. Bu hiç de sermaye- emek gücü arasındaki çelişkiye benzer yeni bir çelişki teorisi olarak düşünülmemelidir. Bu, yaşamın üretilmesi ve yaratılmasına yani tek bir düzleme ilişkin iki farklı bakış, iki farklı işlevidir. Bu nedenle doğrudan çelişki kavramı ile açıklanamaz. Bu da bizi paradigmatik değişimdeki üçüncü ayrıma götürüyor. Bu ayrımın önemi, bir toplumsal saha analizi nasıl yapabileceğimize ilişkin bize ipuçları veri. Deleuze’lerin dediği gibi, bir toplum çelişkileri ile değil, ‘Kaçış Çizgileri’ ile tanımlanır. O zaman Direniş her zaman iktidarı önceler. Komün/devlet savaşında devletleşmeye karşı direniş her zaman devleti önceler. Devlet artık Modernist gelenekteki gibi toplumun iç gelişimi ile oluşan bir yapı değildir. Dolayısı ile devlet, Modernist geleneğin söylediği gibi, komünün eksiklerini tamamlamak için oluşan, toplumun evrimsel bir ürünü ya da zorunlu süreci değil bizzat komüne bir müdahaledir. Bu toplumsal saha analizi, yani direnişin önce geldiği tezi, ikili varlık/entite üzerinden düşünme rejimini de yıkarak, antagonizmayı da yeniden devrimci olanın kalbine yerleştirir. Bu ikilemden çıkarak antagonizma üzerinden düşünmenin yeni olanağı, Marksizmin devletleştirilmesine karşı devrimcileştirilmesinin yegâne olanağıdır. Artık Türkiyeli Modernistler de bunun içinde konumlanacaklardır. Ya devletleştirilmiş Marksizmin içinden gittikçe sağcılaşacak ya da devrimcileşmiş bir Marksizmin içinde sol, yaşamı örgütlemenin gerçek deneyinin politik pratiğini üreteceklerdir.

Komünalist okumaların çoğu, hiyerarşinin sınıftan önce geldiğini ve tüm tahakküm biçimlerinin kaynağı olduğuna dair zengin bir külliyat bırakmışlardır. Kaldı ki Otonomist geleneğin, “sınıf mücadelesi sınıfı önceler” tezini de bu katkıya eklemek gerekir. Tam da yukarıda söylediğimiz, direnişin iktidarı öncelediği tezinin devamı olan bu bakış sayesinde devrim fikri canlı ve dinamik bir devrimci-oluşa bağlanır. Tüm bu argümanlar, Öcalan’ın devlet eleştirisinin teorik zeminini güçlendirir. Bookchin’e göre sınıf, hiyerarşinin bir türevi olduğundan, sınıf mücadelesi tahakkümün kökenine inemez. Öcalan’ın komün vurgusu, bu daha derin soruna yanıt arayışıdır. Her biri devlete karşı başka bir devleti çözüm olarak öngören ulusal kurtuluş hareketlerinin başarısızlığına karşı tabandan örgütlenen konfederal yapılarıyla Rojava deneyimi, bugün bu modelin sadece teorik değil, pratik olarak da uygulanabilir olduğunu kanıtlamıştır. 

Özgürlük Hareketinin komün anlayışında sorunun sınıflar değil heteronomi (başkası tarafından yönetilme) ve özerklik talebi arasında olduğu tezinde Kurdistan ve Ortadoğu’daki çatışkı/çatışma dinamikleriyle son derece uyumludur. Devlet, heteronominin kurumsallaşmış biçimiyken, komün özerk toplumun ifadesidir. Bu okuma, Öcalan’ın paradigma değişimini sadece Kürt hareketinin taktiği değil, evrensel bir özgürleşme projesi olarak konumlandırır. KÖH’ün özgürlük paradigmasının tam da Marksizm’e bu müdahalesiyle oluşan özgürleşme düzleminin sadece Kürtlere ya da Ortadoğu’ya değil, tüm dünya halklarına armağanı olduğunu söylememizin nedeni de budur.

Modernist Marksizm, kapitalizmin yaklaşık 600 yıllık kurucu dinamiğini göz ardı ederek kapitalizmi analiz eder ve bu analizi ekonomi politiğin eleştirisinin temel teorik/pratik dayanağı yapar. Demokratik Modernite ise kapitalizmi başat denilen çelişki üzerinden değil kapitalizmi bütün kurucu dinamikleriyle birlikte analiz ederek ‘tarihin ilk sömürgesi kadındır’ tezini Komünalist fikriyatın temeli olarak belirler. Sınıf kavramının artık bir durumu, bir varlığı, bir topluluğu ifade etmediğini ve sınıfı kuran şeyin sınıfın kendisi değil sınıflar mücadelesi olduğundan hareket eder; tıpkı Kürtlüğü kuran şeyin soyut bir halk kavramı değil biyopolitik alanın tümünü bir inşa ve direniş alanına dönüştüren yeni bir Kürtlüğün kurucu gücü olduğu gibi. Paradigmanın modernist yaklaşımlardan bariz biçimde ayrılan yönü şudur: Birincisi sınıf, sınıf mücadelesinden önce gelmez, varlık politikayı değil, politika varlığı önceler; varlık direnişten önce değil direniş varlıktan önce gelir.  Özgürlük hareketi iktisadi kategorilerle değil sömürgecilik ile kapitalist modernitenin can damarlarına saldırı hatları kurarak mücadele içinde inşa edilen bir sınıfsızlaşma yaratmayı esas alır.  

Bununla birlikte Öcalan hiçbir metninde sınıfın doğuşunu ve bağlayıcılığını ret etmemiştir. Temel itirazı tarihin sınıflar savaşıyla başladığı ve bütün toplumsal ilişkinin bu çatışkı üzerinden şekillendiği tezine karşıdır. Tarih sınıfın doğuşuyla değil, sınıftan önce ortaya çıkmış olan ve sınıfların karakterini belirleyen erkek egemen toplumsallaşmanın kadın merkezli toplumsallaşmayı belli bir cins kırımı yoluyla tasfiye etmesiyle başlatılır. O yüzden ‘ilk sömürge kadındır’ tezi bu düşünsel hattın ana omurgasını oluşturur. Çünkü sınıflaşmayı sadece ekonomik sınıflara indirgediğimizde toplumsal ilişkilerin tümünde sınıflaştırmanın nasıl çalıştığını ve toplumsal ilişkinin kılcallarına kadar sızabilen sömürü ve iktidar ilişkisini asla göremeyiz. Bu eleştiri, Cengiz Baysoy’un deyimiyle selefileştirilmiş Marx’ın yeniden devrimcileştirilmesidir. 

Post Marksistlerin, kent hakkı mücadelesinin sınıf mücadelesinin yeni biçimi olduğuna dair iddiaları ilk bakışta Öcalan’ın komün vurgusunu sınıf analizine doğru büker gibi görünür. Ancak bu iddianın sahipleri bile bu mücadelelerin klasik işçi sınıfı örgütlenmesinden farklı, mekansal ve komünal bir karaktere sahip olduğunu kabul eder. Bu açıdan Öcalan’ın komün paradigması, Post Marksistlerin kent hakkı kavramını daha tutarlı bir teorik çerçeveye oturtur. Bu paradigma ile kent artık verili bakış açılarının toplamı olmaktan da çıkar, bakış açısı üretiminin/yaratımının pürüzsüz bir mekân ve zaman örgütlenmesi olarak düşünülür. Bu da bizi paradigmatik değişimdeki dördüncü ayrıma götürür. Devrimci mücadeleler, verili bakış içinde bir bakış değildir. Yeni olanın üretim ve yaratımı sorunudur. Bu üretim ve yaratımın devrimci dinamik içindeki önemi, düşüncenin, bir erteleme ile beklentiye indirgenmeden ‘Şimdi ve Burada’ çalışmasıdır. Öbür türlüsü Nietzsche’nin söz ettiği geleceğe havale edilmiş umudun işkenceye ve çözülmeye dönmüş halidir. Tam da bu nedenle antagonizmamızın şimdi ve burada direnişe içkin hale gelmesi sonucu, politik olanı, verili bir bakıştan değil bir üretim/yaratım kavramının içinden düşünmeye başlıyoruz. Kürt Özgürlük Hareketinin bu hamlesi işte bu yüzden bu topraklarda “henüz düşünmeyenler” için bir düşünmeye davettir. 

Modernist Marksistler, kapitalizm var oldukça sınıfların da var olacağı tezini teorik kalkış noktaları yaparak komün-devlet çatışkısının sınıf çatışmasını gizlediğini iddia edebilirler. Ancak Öcalan sınıfların varlığını inkâr etmez; ama bu ilişkiyi yerle bir etmek ister. Sınıf artık bir sınıflaştırma ilişkisidir. İşte bu yüzden komünler içinde sınıflaştırma ilişkisini engelleyecek mekanizmalar, tam da komünal örgütlenmenin otonom karakteri sayesinde geliştirilir. Bu otonom karakter, bizi paradigmatik değişimdeki beşinci ayrıma götürür. Modernist Marksizmin ekonomi-politik ve çelişki üzerinden kurduğu ve sermaye ve devletle içsel bir ilişki oturan bu düzleme karşı, ‘Etik-Politik Düzleme’ geçilmek zorundadır. Etik-politik düzlemin sınıflaştırma ilişkisini engellemek için araçları vardır. Bu araç “öz savunmadır.” Demokratik Modernite tezi en başından beri Marksizmin en başat tartışma konusu olan ekonomik ilişki ile toplumsal ilişki arasındaki diyalektiği, ayrı bir teorik tartışma eksenine çekerek karşılıklı belirleme ve etkileşimden ziyade belirlenimi direnişin hakikati olarak inşa etmenin mücadelesini esas almıştır. Yani hakikati belirlemekten ziyade belirlemenin kendisini inşa etmek için direnir. Tam da bu noktada kapitalist moderniteye karşı demokratik modernite tezini sömürgeleştirme arzusunun tam karşısında konumlandırır. Çünkü demokratik modernite hiçbir zaman belirlemez, belirlenimi inşa eder, göstermez, gösterge üretir. Toplumsal ilişkiyi salt ekonomik olanın altına gömen indirgemeci tarzı eleştirerek ilişkiselliği savunur. Bu yönüyle aslında ekonomi/politik indirgemeciliğe karşı etik/politik bir itiraz üretir. 

Öcalan’ın teorik dönüşümünü, 21. yüzyılda sol siyasetin karşılaştığı çıkmazlara yanıt arama çabasından bağımsız ele almak mümkün değildir. ‘Ya Sosyalizm Ya Barbarlık’ sloganı kendinden menkul bir değer olarak bütün mücadele tarihine sabitlenmiştir. Ama asıl can alıcı noktası şudur: Yüzlerce yıldır hem pratik hem de teorik anlamda büyük çıkmazlarla boğuşan modernist sosyalizme karşı nasıl bir sosyalizm? Öcalan’ın peşine düştüğü asıl soru budur! Çünkü sınıfın dışında düşünemeyen kaba sınıf indirgemeciliği, sosyalist hareketleri ya parlamenter reformizme ya da otoriter devletçiliğe mahkûm etmiştir. Komün-devlet paradigması, bu iki çıkmaz arasında üçüncü bir yol açar: Ne devlet iktidarını ele geçirmek ne de kapitalist devletle uzlaşmak, devlete karşı otonom toplumsal alanları genişletmek temel strateji olarak ortaya çıkar. Dolayısıyla bu paradigma değişimi Marksizm’den bir çıkış değil Marksizmin 21. Yüzyıldaki büyük teorik/pratik çıkmazlarına karşı bir çıkış arama çabasıdır. Öcalan, bu hamlesiyle Marksist teoriyi Hobbes ’ten Marksizm çıkaran bir devletçi solun ve sol Schimitçilerin elinden kurtarmaya çalışmaktadır. Çünkü politik teori tarihi temelde üç alan üzerinden çalışmıştır. Bunlar egemenlik, toplumsal ilişkiler ve ekonomi politiktir. Marks, toplumsal ilişkilerden hareket ederek ekonomi politiğin ve egemenlik ilişkisinin yani devletin bir eleştirisini ortaya koyar. Marks için devlet, bir sınıfın başka sınıflar tarafından ezilmesini meşrulaştıran bir aygıttır. Tam da bu noktada proletarya devlete el koyan değil devleti tamamıyla ortadan kaldıran tarihsel/toplumsal bir rol biçmiştir. Özgür ve halkçı bir devletten söz  etmek saçmalıktır sözü bir bizzat Marks’a aittir ve özgürlüğün olduğu yerde devletin, devletin olduğu yerde özgürlüğün olmadığını en iyi bilenler bizzat Marksistlerdir! 

Nasıl ki Marx, Hegel’in diyalektiğini “ayakları üzerine oturttu” ise, Öcalan da Marksist teoriyi devlet fetişizminden kurtararak özgürleştirici özüne döndürmeyi hedefler. Marks, sınıf kavramına ve sınıflar mücadelesi ifadesine devrimci müdahalede bulunur ve sınıf kavramını tamamıyla ortadan kaldıracak sınıfsız bir toplumun devrimci teorisini ortaya koymaya çalışır. Lenin’in deyimiyle devrimcileri devrimci yapan şey sınıfa gömülüp kalmak değil bütün sınıfların ortadan kalktığı sınıfsız bir topluma varma düşüncesini benimsemeleridir. Öcalan’ın devlet ve komün konusundaki perspektif metninde en büyük dayanağı bizzat Marks ve Lenin’dir! Öcalan, iktidar ve hegemonya sorununda merkezileşen bir parti devletinden ziyade yerele yayılmış ve kolektifler üzerinden örgütlenmiş bir halk meclisleri gerçeğine gönderme yapar. Bunu yatay ağlar şeklinde örgütlenmiş komünler olarak formülleştirir. Merkezileşmiş bir savunma biçiminden ziyade kendi öz savunma güçlerini örgütlemiş yeni bir toplumsallığı esas alır. Bu öz savunmayı cinsiyet, dil, sınıf, kültür, ideoloji, benlik gibi bütün savunma alanlarına yayar. Çünkü modernist gelenek, politik olanı iktidar perspektifi ile düşünür, Politika her zaman iktidarla diyalektik bir ilişki içine hapsolmuştur. Oysa öz savunma anlayışı politik olanı yaşamın tüm mikro alanlarına yayar. Özsavunma bedenlerin disiplin ya da denetim altına alınmasını esas alan biyopolitikaya karşı direnişin biyopolitikasıdır.

Bütün bu açıklamalar ışığında ve bu yazının sınırları içinde paradigmatik değişime ilişkin 5 başlık açmaya çalıştık. Açıkçası bu başlıklar çoğaltılabilir olsa da bu başlıklar her birine ilişkin ayrıntılı çalışmalar yapılması gerektiği de kaçınılmazdır. Öcalan’ın komün paradigması, sosyalist hareketin geleceği için sosyalizmden bir kopuş değil, sosyalizmin yeni bir stratejik hamle ile güncellenmesi olarak değerlendirilmelidir. Bu perspektif, hem tarihsel deneyimin derslerini içerir hem de yeni mücadele biçimlerine teorik zemin ve mücadele/inşa krokileri hazırlar. Marksist ortodoksinin bu yeni perspektife karşı direnci anlaşılır olsa da, teorinin canlılığı dogmalara sadakatten değil, gerçeklikle yüzleşme cesaretinden gelir. Bu noktada hiçbir sloganik ve temelsiz tuzağa gelmeden şunu açıkça söyleyebiliriz: Tarih dediğimiz şey sınıflar savaşı değil, sınıflaştırmaya karşı sınıfsızlaşma mücadelesidir. Komün, sınıfsızlaşmanın politik pratiğinin etik-politik gücüdür. Devlete karşı devlet, sınıfa karşı devlet ikiliklerinin çok ötesinde yepyeni bir hakikat sürekli bize göz kırpmaya devam etmektedir: devlete karşı sınıfla ya da devlete karşı yeni bir devletleşme pratiğiyle karşı konulamaz; devlete karşı komün antagonizması, devrimin yeniden devrimcileşmesinde önemli bir adımdır. Bütün toplumsal ilişkilerin komünleştirilmesi, yaşamı sınıfsızlaştıran demokratik komünalizmin politik pratiğinin diğer bir ifadesidir. 

Özetle, Modernist Marksizmin, tarihsel materyalizm ve bütüncül toplum anlayışının esası olan, özne (proletarya) ile strateji (proletaryanın iktidarı ele geçirmesi) olarak belirlenen ikili arasındaki bağıntı kopmuştur. Bu noktada Öcalan’ın Marksizm’i bir iktidar parametresini ve çoklu yeniden üretim düzlemlerini genişleten bir çizgiden kopuş değil olsa olsa sınırı germe ve daha da genişletme çabasıdır. Devrim, iktidarın el değiştirmesi değil akışkanlaştırılması, devletinsönümlenmesi değil devletin her tarafında gedikler/kaçış çizgileri oluşturup devrimci-oluşları çoğaltmaktır.  Sınıf antagonizması, komün-devlet ölçeğinde teknik ve kurumsal olarak ters yüz edilmeden yeni devrimci stratejilerin mümkün olmadığını tarih bize defalarca göstermiştir. Çünkü sömürü sadece ölçü teorisi içinden okunan artı-değer ile değil biyopolitik yaşamın tüm kılcal damarlarında kendini duyuran iktidar yoğunlaşmalarıyla çalışır. Bu bakış, Marksizmin çekirdeğini koruyup stratejik eksenini genişletme girişimi olarak okunmalıdır. 

Bütün bu nedenlerle bizim yapmaya çalıştığımız, Modernistlerin yukarıda bu 5 ayrım içinde yazdığımız paradigma farkını tartışmalarını düşünceye davete dönüştürmektir. (1) ölçü teorisinden çıkışı, (2) sınıflaştırmaya karşı sınıfsızlaştırma pratiğini, (3) bir toplumsal saha analizinde kaçış çizgilerinin, yani direnişin çelişkiyi öncelediği, (4) devrimci mücadelelerin verili bir bakışa yerleşilerek değil üretim/yaratım kavramları ile düşünmeyi zorunlu kıldığı PERSPEKTİVİZM kavramının şimdinin ontolojisi olduğu, (5) ve son olarak ekonomi-politiğe karşı etik-politik bir düzleme geçilmesi gerektiği şeklinde özetleyebileceğimiz bu 5 fark, iktidarın/devletin biyo-politikasına karşı direnişin biyopolitikasının da olanağını açacaktır.

Çok uzun on yıllar boyunca devlet eksenli, sermaye birikim rejimi eksenli düşünen Modernist Marksistler için bunun zorluğu ortada olsa da Kürt Özgürlük Hareketinin silah bırakmaya indirgenemeyecek olan hamlesi sonrası, Marksizm yeniden bir olanak olarak dünya sahnesine çıkacaktır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir