‘Bundan kırk elli yıl önce çekilmiş Hakkâri fotoğraflarına baktığınızda, kadınların üzerindeki kiras û fistan ile erkeklerin üzerindeki şal û şapik, birer giysiden çok bedenlerinin sessiz ve doğal bir uzvu gibi görünür. Çünkü o kumaşlar bedenlere sonradan giydirilmiş gibi durmaz; sanki onunla birlikte doğmuş, aynı iklimde yıpranmış, aynı ömrü paylaşmıştır. Çünkü o zamanlar bu kıyafetler bir kültürün temsili değil, doğrudan doğruya o kültürün gündelik yaşamın her anında yaşayan özüydü. Son yıllarda ise çoğunlukla festivallerde, düğünlerde ve mitinglerde yılda en fazla birkaç kez giyilen ve artık ‘yöresel kıyafet’ diye adlandırılan işlemeli ve pahalı elbiseler bu özün yerini tutmaya çalışan bir temsile dönüşmüştür. Uzaktan bakıldığında bile…
-
-
Sürgündeki insan gün gelir yalnızca ülkesini değil, bir gün ülkesine dönebilme ihtimalini de kaybeder. Çünkü ülke dediğimiz şey her zaman haritada sınırları çizilmiş bir toprak parçası değil, çoğu zaman içine sığındığımız bir bekleyiştir. O bekleyiş elimizden alındığında geriye yalnızca terk ettiğimiz ülkeler ve şehirler değil artık bir türlü ona dönemediğimiz ve içinde hiçbir şekilde nefes alamadığımız bir çocukluk özlemi kalır. Çünkü insanın ilk ülkesi çocukluğudur… “Ülkesi yıkılanın evi olmaz.” derler. Bizim evimizi bombalar yıkmadı. Ama orada yaşayabilme ihtimalimizi ortadan kaldıranlar, o ülkeyi gerçekten başımıza yıktılar, sevgili Murat. İnanmıyorsan pasaport kuyruklarını anımsa; dilini bilmediğin sokakları, seni hastaneye götürmeyen, hatta yüzüne bile…