‘Bazen yüzüne kadar dökülen uzun saçlarını yana devirip öfkeyle konuşan, dağda bile üzerinde son derece şık elbiselerle gezen, Hesenevdal Medresesinde öğrendiği Ehmedê Xanî’den beyitler okuyan bu bakımlı eşkıya, ısrarla ‘Bu savaşı kazanmak için tek bir yolumuz var. Zîlan Köylerine inip bütün çocuklarımızı ve kadınlarımızı öldürelim; bize ayak bağı olmasınlar; işte o zaman dünya alem görsün bakalım kimin kahraman kimin korkak olduğunu’ diye ısrar ediyordu. Xalis Beg, gözleri çakmak çakmak olmuş bu adamı dehşetle dinliyordu… Tarih, yerkürenin bütün sömürgelerinde muktedir için bir unutturma aygıtına dönüşürken direnen için her zaman bir hatırlama ve gözünü geçmişten ayırmadan yola devam etmenin silahına dönüşür. Bütün…
-
-
Not: Bu bir Kızılderili öyküsü değildir! “Ermenî û pez, Kurd û rez bihevnakevin” (Ermeni ile koyun, Kürt ile bağ-bahçe bağdaşmaz) Lêwîn platosundan Kato ya da Çiyareşk doruklarına bir günde çıkan bir kadının üç bin metrede söylediği heyranok makamında öyle bir iniş çıkış vardır ki “heyran jaro” diye asıldığı makamın nerede nasıl bir iniş ya da çıkış yapacağını asla kimse kestiremez. Müziğin tonalitesi ait olduğu kavmin coğrafyasından ve karakterinden beslenerek serpişir, büyür ve Behdînan’dan Serhad’a kadar uzanan bir dengbêjin kilamına takılır kalır. Özgür aşiret toplulukları şeklinde yaşayan bu kadim kavmin müziğinde iktidar yoktur; yalındır; liriktir. En önemlisi Kürt müziğinin o ani…
-
Bir keresinde Duhok bölgesinden Peyanis köyüne bir Nasturi geldi. Yüzlerce kilometre uzaktan gelen bu adam bizden koyun istedi. Eylül ayının başında paranızı getireceğim dedi; bir teminat istedik. Adam bıyığının bir telini çekip verdi! Her kavim ürettiği şeye benzer. Nasturiler, ekinleri kadar bereketli ve cömert, dokudukları kumaşları kadar yumuşak, ince ve sağlamdılar. Bizim sanılan şal û şapik ve kiras û fistanlarımız onlardan kaldı. Daha fazla konuşamayacağım…(Nasturi katliamını yaşamış yaşlı bir Kürt Bilgesi) Bizim en güvendiğimiz dostlarımız Nasturilerdi. Açık sözlü ve cesur insanlardı. Güney sınırı o zaman yoktu. Bazılarımız onların kestiği hayvanı yemezdik ama bize elleriyle ikram ettikleri meyvelerine ve sebzelerine asla…
-
7 Mart 2012 Çocuktum… Bir dağ insanı âşık eder mi kendine? Dağ mı insana vurulur? İnsan mı dağa? Dağa vurulan herkes dağda mı vurulur? Dağlanmış her yürek soluğu dağda mı alır yoksa? Dedem, Kato uçurumlarını aratmayan dimdik yüzüyle her gülümsediğinde seni düşlerime almamı sıkıca tembihlerdi o zamanlar. Sümbül Dağı vardı! Sonra yeşil parkalı devrimciler vardı. Evren Paşa’nın cemselerine istiflenip Zap Vadisine doğru götürüldükleri gün, korkudan titreyen çocukların kardeşlerine sonradan Evren ismini koyan korkak babalar da vardı. Radyolardan ölüm haberleri yayılırken bütün şehre, sonradan o dağlarda kar gibi eriyip büyük nehirlere akacak olan çocuklar, ‘ez berfa çiyakê reş im’ şarkısını çoktan…
-
Ben yine böyle bir gecede babamın ağır ağır ölümünü izlemiştim. Gençliğinde saçları dizlerine kadar inmiş olan annem bana ağlamıştı o gece; sırf oğul, babanın ardılıdır diye… Hani bir polis sorgusunda birkaç tutam saçı yolunmuş annem var ya. Hani o bütün sancılarını karın boşluğunda öğütmeye çalışan; hani ismi hiçbir dile dönmeyen o kadın ‘destara xeman’ ve kolları ikimizin kişisel tarihine benzeyen; beyaz, zalim ve merhametli… Beni bekleme. Ne babamın sizin eve bakan yamaca diktiği dut ağacını ne de hiçbir şiirin kabul edemeyeceği kadar büyük acılar getirmeyeceğim sana. Hem Kurtuluş Parkından Hakkari’ye çıkan bütün patikalar bu kadar çok mayınlanmışken… Marlon Brando’nun en kötü filmi…
-
Gever’in kurulduğu ovanın neredeyse bütün bitişlerinde heybetli dağlar yükselir. O dağ silsileleri Başûr ve Rojhilat’ı hem içten hem de dıştan çeviren dağların bazen başlangıcı, bazen de devamı niteliğindedir. Bu durum, tamamıyla nereden ve nasıl baktığınızla ilgilidir. Bu yönüyle Gever, Kürt coğrafyasında dağ ile ovanın hem aynı coğrafik uzama hem de aynı siyasi tabloya oturduğu bir şehir görünümündedir. Sınırının bir tarafı Rojhelat. Yıllarca Qazî Muhammed’in ve Qasimlo’nun direniş destanına kulak kabartmış, Şah ve Humeyni’ye karşı direnen Kürtlerin çoğunlukla gelip sığındığı cephe gerisi gibi… Öbür tarafı Başûrê Welat. Şêx Mehmûd Berzencî’den Mela Mistefa’ya kadar yanı başında sürmüş bütün savaşlarda patlayan silahların seslerini…
-
Mezar taşlarına ülkesi için öldü diye yazmayın;onların gövdeleri hala çürümekteyken kimsenin olmayan dağlardaToprak bile pasaport isteyecek onlardanki onlar o kadar yurtsuzdular… Soğuk kış gecelerinde, annemin gelip gecenin bir vaktinde üstüme örttüğü, çeyizinden kalma kalın bir Siirt battaniyesi vardı. İlk ne zaman üşüdüm hatırlamıyorum ama her üşüdüğümde o battaniyeyi özlüyorum hala. O battaniye bir eskiciye satılırken dağılmış bir barikat kadar kederli bir aşkın küllerini temizliyorduk ey Memduh Selim! Ey dağların şahı Ararat! Kanayan yerleri kabuk tutmayan Ferahe! Ve sizler; fire üstüne fire vermiş ülkemin, çatlamış en kalın ve en onurlu damarı Xoybun çeteleri! O damarın en çok kan akan yerinden sızıyorum…
-
Na na!Nehêle teyrên hov bên û dadîn ser tiliyên te yên bêmecalBinêre!Baskên mîn hêj nû zûha bun jı ber şîliya baranên bêwextNe pirse!Û ne bêje kijan çem wê hênîk bike birinên mın yên dojehiBînêre!Cemek bê deng dî herike niha lı nava ekvatora dilêmınNa na delalê!Ji wê taritiyê ne tirse; ew tariti me dikşine ser stêrka gelavêjê!Tû lî ser goristanekê bê xweyiduayên ji xwe bawer nekiri di xwine niha dilê teji xwe dûrJi te dûrJi min dûrQasi rastiyek hişk derewin… …
-
Bin beş yüz yıl önce esmer bir çöl tanrısı dilime karalar çaldı peltekliğim kekemeliğim ve kürtlüğüm daha çok oradan kalma adını bilmediğim bir dengbêj en azgın şarkılarıyla saldırıyor bedeviliğine yüreğimin tüm şarklı yaralarımı alıyorum avuçlarıma sahipsiz çıplak ve tuz buz olmuş kimseler neden eşlik etmiyor acılarıma diyen bir dilencinin şaşkınlığı değil yüzümde duran şu şey! batılı seyyahlar antikacılar ve rönesançı madrabazlar satın alıyor acıyan yerlerimi. tanıdık kokular getiriyor bana tarih denilen pörsümüş fahişe tekerrür yok diyorum annem gibi seviyor bu defa beni kolları kalın, zalim ve merhametli. Bin beş yüz yıl önce serseri ve yalancı hüzünler devşirdi ölü ozanlar o…
-
Mem, Beko’yu oyundan kovmuştu, Tajdîn, Zîn’e âşık olmuştu, Sitê unuttuğu hikâyesinin içinde yüzünü durmadan gerdiren esmer bir Ajda Pekkan’a öykünüyordu… Bıçkın ve kurnaz köylülerin sofralarından yükselmeye başlamıştı Scotch viskiler eşliğinde Zeki Müren’in sesi. Bir kişinin ölümüyle aylarca sarsılan şehir, toplu cenaze merasimlerinde bile okey masasından kalkmayan lümpenlerle dolmaya başlamıştı… Bu şehir kendini vurmayı öğrendiğinde kimileri tarihin başlangıcı dedi buna; ben dâhil herkes buna böyle inandı… Şehrin tarihini anlatırken aslında kendini anlatan, kendini anlatırken şehrin hikâyesini atlayan hikâye anlatıcısının Vizontele’si gibi değildi yaşananlar ve öyle yazmıyordu unutulmuşların tarihi… Dağlarda savaşmaktan yarılmış namlular ile ‘Her Şey Vatan’ için diye yeri göğü inletenler…