Şopa Hûnerê

ANNE KANGURUYA AĞIT

Ben yine böyle bir gecede babamın ağır ağır ölümünü izlemiştim. Gençliğinde saçları dizlerine kadar inmiş olan annem bana ağlamıştı o gece; sırf oğul, babanın ardılıdır diye… Hani bir polis sorgusunda birkaç tutam saçı yolunmuş annem var ya. Hani o bütün sancılarını karın boşluğunda öğütmeye çalışan; hani ismi hiçbir dile dönmeyen o kadın ‘destara xeman’ ve kolları ikimizin kişisel tarihine benzeyen; beyaz, zalim ve merhametli…

Beni bekleme. Ne babamın sizin eve bakan yamaca diktiği dut ağacını ne de hiçbir şiirin kabul edemeyeceği kadar büyük acılar getirmeyeceğim sana. Hem Kurtuluş Parkından Hakkari’ye çıkan bütün patikalar bu kadar çok mayınlanmışken… Marlon Brando’nun en kötü filmi say beni ve yanlış bir rolde oynatılmış fena bir adam değildi de gitsin… Kızmam… 

Boşluğa ilk düşen o boşluktan en erken kaçandır her zaman. Üstelik adımızın Yusuf olduğunu duyan herkesin bize kuyu kazmaya başlaması Yusuf olmadığımızı biliyor oluşlarındandır. Sadece gözlerimizdeki kırışıklıklara baksınlar!

Her kopuş bir arka göz bırakırmış insanın sırtına, kalp ile omuzun bitiştiği yere ve yas bitene dek bir çift hüzne sabitlenir o göz… Bir cezaevi görüşünde ‘Sen giderken bir çift göz bıraktım sırtına; yaşartma onları delikanlım’ diyen tutsak devrimci kadının şiirini hiçbirimiz ezberimize alamayız; yüreğimizde bu kadar çok ıslak tabut taşırken her birimiz. 

Bir de acının zalimleştirdiği ruhlar vardır. Bir başkasını her sevişinde kendine mütemadiyen yenilmiş, celladından kaçarken yolda rastladığı en iyi yoldaşını bile boğazlamaktan çekinmeyen yol sapkınları! Annem sen çocukken çok sayıklardın derdi; bütün o sayıklamaların içinden bir tek seni ayıklıyorum şimdilerde; en çok da bir çocukluk rüyasından bir ergenlik kabusuna dönüşen uyku aralarında…. ‘Kendine saklamak, kendine mal etmek korkunçtur’ diyen bir kadının beraber alınmış bütün eşyaları camdan aşağıya fırlattığı bir hikayede… 

Bir gün önce yollarını gözlerken bir gün sonra bütün yollarına geçirimsiz barikatlar kuran bir hakikatle savaşmak kolay değildir. Daha barikata varamadan Silopi Cizre yol ayrımında kaç çocuk öldürüldü bir bilsen! Hem büyük bir arzuyla kucakladığın bir hikâyenin sadece bir gün sonra elinde nur topu gibi bir kedere dönüşeceğini nereden bilebilir ki insan? 

‘Başkası cehennemdir’ diyen filozofu yalancı çıkaracak bir şiir yazılmadı henüz. İnsan o yüzden her ayrılıkta daha evvel söylediği şeylerin yalancısı çıkar; en çok da yolun daha ilk kavşağında Avusturya İşçi Marşından Sezen Aksu’nun en melankolik şarkısına geçiş yapanlar…

İnsanın canını en çok ne yakar? Yaslandığı şeyin yasın kendisine dönüşmesi mi? Sırf yaşadığını hissetmek için canını yaktığı halde omuz hizasından gelecek ani bir ısırığı bile özlemek mi? Tam da Ahmed Arif’in dişlerinde elma kokusuyla gezindiği Karanfil Sokağında?  Yoksa hakikat gözlerinin içine acımasızca her baktığında düş üstü düşüşüne mi? Gençliğinde kundaklamak için planlar yaptığın kapitalist bir mekânda yıllar sonra bir kadının gözlerinde kaybolurken birden ‘tarihin hangi aralığındayım lan?’ diye dalıp gitmek mi? Hayır hayır, bu işin politik/tarihsel boyutu… Bunun hiçbir aşkla hiçbir ilgisi yok!    

İnsanın canını en çok ne yakar sahiden? Ölmüş bir yoldaşa ait ve sadece bir defa kullanılmış bir diş fırçası ile soluk siyah bir tişörtün saklı olduğu çekmecenin paslı bir hançer gibi ete saplanması mı? Diş fırçasından ve tişörtten hüzün devşirmek değil bu; kabuğun yaraya yeniden kanamayı hatırlatması daha çok… Yoksa ‘Otogara gider’ tabelasının her defasında gözde bıraktığı o ılık ağrı sonrasında ‘ahhh bozkırın kederidir’ deyip üstünden atlamak mı o ağrının? Ankara ayazında sırf birileri üşümesin diye Nusaybin’in bile unuttuğu bir mahalle arası dükkândan alınmış bir şal, Zap Vadisinde yarım kalmış çocukluk düşleri, bisikletler, uçurtmalar, uçurumlar ve ertelenmiş onca devrimci sorumluluk… Bak bunların her biri bir hüzün tortusuna dönüşebiliyor.  Ya da yerli yersiz çalan arabesk bir şarkının içimize doğru her bükülüşünde donup kalan bakışlara… 

Seni ve kendimi bir hikâyenin içinde gizliyorum, çokça çocukluk ve ergenlik serpiştirerek… Peki ya ikimize başrol biçmişken filmin birçok yerinde ‘silik bir figürana’ dönüştümüzde patlayan feleğin o sinsi gülüşü? Kafasına sıkılmadan filmin bütün karelerinden tüyen Tarantino gibiyim şimdilerde… Mürekkebin kana karıştığı her öyküde birileri ölür… Ben bu hikâyeyi öldürmeyeceğim! Güz/2024

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir