Şopa Heqîqetê

QAZA SALIH, ŞEKIRÊ XANÊ VE KADİM KÜRTLÜĞÜN ALACAKARANLIĞI

‘Bundan kırk elli yıl önce çekilmiş Hakkâri fotoğraflarına baktığınızda, kadınların üzerindeki kiras û fistan ile erkeklerin üzerindeki şal û şapik, birer giysiden çok bedenlerinin sessiz ve doğal bir uzvu gibi görünür. Çünkü o kumaşlar bedenlere sonradan giydirilmiş gibi durmaz; sanki onunla birlikte doğmuş, aynı iklimde yıpranmış, aynı ömrü paylaşmıştır. Çünkü o zamanlar bu kıyafetler bir kültürün temsili değil, doğrudan doğruya o kültürün gündelik yaşamın her anında yaşayan özüydü. Son yıllarda ise çoğunlukla festivallerde, düğünlerde ve mitinglerde yılda en fazla birkaç kez giyilen ve artık ‘yöresel kıyafet’ diye adlandırılan işlemeli ve pahalı elbiseler bu özün yerini tutmaya çalışan bir temsile dönüşmüştür. Uzaktan bakıldığında bile bedene sonradan eklenmiş oldukları hissedilir. Çünkü öz hayattan çekildikçe geriye onun gösterişli suretleri kalmış; kumaşın dili de bedenin hafızasından koparak seyredenin ve sergileyenin beklentisine seslenmeye başlamıştır… ‘

Tarih kitapları bir halkın yok oluşunu anlatırken sürgünlerden, göçlerden, inkârdan ve soykırımlardan uzun uzun söz eder; sonra da meşhur hükmünü verir: Ve böylece tarih sahnesinden silindiler. Çünkü tarih büyük kırılmaları kaydeder; gürültüyü sever. Sessiz ve derin çözülmelerle pek ilgilenmez. Oysa bir halk çoğu zaman tek bir felaketle değil, kimsenin fark etmediği o yavaş çözülmeler ve unutuşlar içinde tarihin sahnesinden değil bizzat tarihin kendisinden silinir. Sahnenin arkasında çözülme bütün hızıyla devam ederken bile sahnenin önünde heybetli imajlar, güçlü temsiller ve büyüleyici performanslar yaşamaya devam eder. 

Ben Şekirê Xanê’yi, ince uzun boyu ve bal rengi gözleriyle, oynadığı o muhteşem halayların içinde hatırlıyorum. Biz çocukken ezilmeyelim diye oyun alanıyla aramızda belli bir mesafe bırakılırdı. Çünkü Kela Dimdimê de Hespê Beyzade de, ellerde kamalarla oynanan, savaşın şiddetini her figürde gösterebilen sert halaylardı. Biz o oyunları büyük bir hayranlıkla izlerken aslında tarihin içinden süzülüp gelen kadim bir gerçekliğin insan bedeninde yeniden canlanışına tanıklık ediyorduk. 1980’lerin başlarıydı ve büyük savaş başlamak üzereydi… 

Çocukluğumuzda köy meydanında toplanan kalabalığın arasından Şekirê Xanê, kül rengi şal û şapikleri ve ağır adımlarıyla meydana çıktığında hiçbirimiz onun kadim bir kültürel formun son büyük taşıyıcılarından biri olduğunun farkında değildik. Bizim için o yalnızca güzel halay çeken, merhametini sürekli sert mizacının ardında gizleyen bir adamdı. Ve o 2026 yılında öldüğünde ise köyde Kela Dimdimê’yi oynayan son insan da ölmüş oldu.

Bazı insanlar yalnızca kendi hayatlarını yaşamaz; kendilerinden önceki kuşakların sessiz bilgisini de bedenlerinde taşırlar. Şekirê Xanê hiç kimseye tarih anlatmadı; buna ihtiyacı da yoktu. Çünkü o tarihi bedeninde, adımlarında ve halaya başlamadan önce meydana çöken o kısa sessizlikte taşıyordu.  

Gerçek kültür taşıyıcılarının en büyük özelliği taşıdıkları mirasın büyüklüğünü bilmiyor oluşlarıdır. İnsan gerçekten ait olduğu şeyi ispat etmeye ihtiyaç duymaz; onu sadece yaşar.  O yüzden Şekirê Xanê’nin halayı ile Anadolu Ateşi ya da Hakkari Lisesi folklor ekibinin sahnede sergiledikleri herhangi bir folklor gösterisi arasındaki fark, sadece estetik değil, öz ile temsil, hayat ile performans arasındaki farktır.

Şekirê Xanê’nin ölümünden sonra uzun süre içimde eksilen şeyin adını koyamadım. Çocukluk kahramanlarından birini yitirmiş olmak elbette kederli bir durumdur. Fakat onun ölümünden birkaç yıl önce kısa bir sohbette dinlediğim Qaza Salih’in konuşması aklıma geldiğinde bendeki duygunun asıl dinamiğini anladım.

Ağır bir hastalıkla savaştığı dönemde dinlediğim Qaza Salih konuşmaya başladığı anda tuhaf bir duyguya kapılmıştım. Konuştuğu dil hem benim konuştuğum dildi hem de değildi. Kullandığı kelimelerin neredeyse tamamını biliyordum. Buna rağmen onu dinlerken sanki en son çocukluğumda işittiğim ve artık çok uzaklarda kalmış bir Kürtçe duyuyormuşum gibi hissettim. Bunun sebebi kelimeler ya da telaffuz biçimi değildi. Asıl büyüleyici olan şey, o dilin taşıdığı ve o dilin tam ortasından akmaya devam eden bir hayattı. 

Qaza Salih konuşurken kelimeler yalnızca bir ömrün ağırlığını değil sanki Kürdistan’ın bütün bedenini kendisiyle birlikte taşıyordu. Cümleler sanki onun ağzından değil, dağların arasından, yaylaların sessizliğinden, uzun kış gecelerinden, çîrokbêjliğiyle nam salmış babası olan Teyfûrê Qerdaş’ın muazzam belagatinden ve kuşakların birbirine bıraktığı görünmez mirastan süzülerek geliyordu.

“Hayatım boyunca iki insanın ölümünde çok ağladım; biri babamdı, diğeri Mihemed Arifê Cizîrî idi.” dedikten hemen sonra, “Âşık Veysel’e de çok üzüldüm ama kimseye söylemedim.” derken gülümseyen Qaza Salih, birçoğumuz gibi bu dünyanın içine sonradan girmemişti; onun içinde doğmuştu. Ağdalanmış ve alabildiğince akademikleştirilmiş bir Kürtçe ile onun konuştuğu dil arasındaki ritim, doğallık ve duruluk farkı, zihnimde o dünyaya dair en kalıcı izlerden biri olarak kaldı.

Şekirê Xanê’nin bedeniyle Qaza Salih’in sesi aynı hafızayı taşıyordu. Biri yürüyerek konuşuyor, diğeri konuşarak yürüyordu sanki. Birinin bedenine sinmiş olan tarih, diğerinin sesine yerleşmişti. Bu iki insanın ardından kalan boşluk, aynı kaybın iki farklı yüzüdür. Tarih, birinin bedeninde sustu, diğerinin ise sesinde. Eksilen sadece iki insan değil, yüzyıllar içinde oluşmuş bir hayatın bizzat kendisiydi. 

Bir Dünya Çekilirken

Kayıp bazen en iyi öğretmendir; çünkü yokluk, varlığın en iyi anlatıcısıdır. Bir dünyanın çözülüşü hiçbir zaman tek bir yerden başlamaz, tıpkı bir hayatın tek bir yerden kırılmadığı gibi. Önce hayatın ritmi değişir, ardından insanların birbirine bakışları, sonra konuşmaları, susmaları, utanmaları… Aynı kelimeler dolaşımda kalmaya devam eder; ama artık başka anlamlar yüklenirler. En son dil değişir. Buna rağmen dil, çözülen ve dağılan bir dünyanın en uzun süre direnen mevziisidir. 

Bu yüzden bir halkın hafızası, yakılmış köylerinden ya da başlarına yıkılmış evlerinden daha uzun yaşar. İzmir’in Kadifekale’sinde karşılaştığınız yaşlı bir Kürdün Nusaybin’i, Derik’i, Cizîr’i ya da çocukluğunun herhangi bir hatırasını anlatırken yüzünde beliren ifade, aslında kaybolmaya yüz tutmuş bir dünyanın son ışıklarından biridir.

Şekirê Xanê ile Qaza Salih’in kendileriyle birlikte götürdükleri o dünya asla geri gelmeyecek. İnsan o yüzden sadece geçmişe ya da geçmişte kalana değil, geçmişi mümkün kılan o hayatın yavaş yavaş geri çekilişine yas tutar. 

Hafıza ve İkinci Ölüm

Bir halkın kültürel olarak ne zaman ölmeye başladığı sorusunun cevabı tam da buradadır. Son dengbêj sustuğunda, son govend unutulduğunda ya da son kişi anadilini konuşmayı bıraktığında bir halk ölmez. Bir halk, dünyayla kurduğu ilişki başkalaştığında ölmeye başlar. Çünkü bir insan bir dili yalnızca konuşmaz; dili bir dünyanın içinden konuşturur ve o dünyanın kendini üretme kudreti azaldığında dil çölleşmeye başlar. Bir halk dilini unuttuğunda değil, dilin kendini var ettiği dünyaya yabancılaştığında asimile olur. Ki bir dili unutmak sadece kelimeleri unutmak değildir. 

Çünkü dil yalnızca kelimelerden ibaret değildir. Kelimelerin arkasında duran hayat çekildiğinde, dil yaşamaya devam etse bile artık o kelimeler o dünyanın kilidini açan anahtar olmaktan çıkar. Ondan dolayı Dersim Katliamında ‘dağların anahtarını kaybettik’ diyen yaşlı aşiret büyüğünün bu sözü hala kalbimizin en hassas yerini kanatmaya devam etmektedir. 

Şekirê Xanê’nin ve Qaza Salih’ın ardından eksilen şey, yüzyıllar boyunca kendiliğinden kurulmuş, kimsenin tek başına inşa etmediği, kimsenin farkında olmadığı ve bu yüzden de kimsenin tek başına yeniden kuramayacağı bir dünyadır.

Belki de hafızanın anlamı tam da budur. Hafıza geçmişi geri getiremez. Ama geçmişin bütünüyle hiçliğe karışmasına da razı gelmez. Yazmak da biraz bunun içindir. Kaybettiklerimizi geri çağırmak için değil; onların gerçekten yaşamış olduğunu unutmamak için.

Ve Kürtlük dünyasının içine doğup içinde ölen her yaşlı Kürt, kendisiyle birlikte Kürtlük dünyasından değerli bir parçayı da yanına alıp aramızdan öyle ayrılıyor… 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir